ANLAŞILMAK MI İSTİYORUZ, HAKLI ÇIKMAK MI?
İki insanın birbirini sevmesi, her konuda aynı düşünmesi ya da anlaşmazlık yaşamadan bir ilişki sürdürmesi anlamına gelmez. Aksine, farklı geçmişlere, ihtiyaçlara, beklentilere ve duygusal deneyimlere sahip iki insanın yakın bir ilişki kurması, zaman zaman kaçınılmaz olarak çatışmaları da beraberinde getirir. Birinin önem verdiği bir konu, diğeri için önemsiz görünebilir; birinin yakınlık kurma biçimi, diğerinin kişisel alan ihtiyacıyla çelişebilir. Asıl mesele, bu farklılıkların ortaya çıkması değil, farklılıklarla karşılaşıldığında nasıl bir iletişim kurulduğudur.
Bazen basit bir anlaşmazlık, kısa sürede kimin haklı olduğunun kanıtlanmaya çalışıldığı bir mücadeleye dönüşür. Taraflar birbirlerini dinlemek yerine kendilerini savunmaya, geçmişte yaşananları hatırlatmaya ve karşı tarafın sözlerindeki yanlışları bulmaya odaklanabilir. Konuşma devam eder ancak anlaşılma ihtimali giderek azalır çünkü o noktada amaç, yaşanan soruna birlikte bir çözüm bulmaktan uzaklaşarak kendi bakış açısını kabul ettirmeye dönüşebilir.
Oysa yakın ilişkilerde iletişim, yalnızca düşüncelerimizi karşı tarafa aktarmak değildir. Aynı zamanda karşılıklı olarak deneyimleri anlamaya çalışmayı, duygu ve düşüncelerimizi sağlıklı bir şekilde ifade etmeyi ve farklılıklarımızla birlikte ortak bir zemin oluşturabilmeyi de içerir. Bu nedenle ilişkilerde üzerinde durulması gereken önemli sorulardan biri şudur: Tartışırken gerçekten anlaşılmayı mı istiyoruz, yoksa haklı olduğumuzu kanıtlamaya mı çalışıyoruz?
HAKLILIK MÜCADELESİ NASIL BAŞLIYOR?
İnsan, kendisini haksızlığa uğramış, önemsenmemiş ya da yanlış anlaşılmış hissettiğinde kendi bakış açısını savunma ihtiyacı duyabilir. Özellikle yakın ilişkilerde karşı tarafın sözleri yalnızca söylenen anlamıyla değerlendirilmez; geçmiş deneyimlerle, karşılanmamış beklentilerle ve kişinin kendisi hakkındaki algısıyla da ilişkilendirilebilir.
Örneğin, partnerlerden biri diğerinin kendisiyle yeterince ilgilenmediğini düşündüğünde, “Beni hiç önemsemiyorsun.” diyebilir. Bu ifade, yaşanan belirli bir durumdan çok karşı tarafın bütün davranışlarını kapsayan bir yargı içerir. Diğer partner ise kendisini savunmak için “Sen de hiçbir zaman yaptıklarımı görmüyorsun.” karşılığını verebilir. Böylece ilk kişinin dile getirmeye çalıştığı ihtiyaç geri planda kalırken konuşma, kimin daha fazla çaba gösterdiğinin tartışıldığı bir alana dönüşür.
Bu tür iletişim örüntülerinde her iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken karşısındakini dinlemekte zorlanabilir. Bir taraf anlaşılmadığını düşündükçe sesini yükseltebilir, daha fazla örnek verebilir veya geçmişteki olayları gündeme getirebilir. Diğer taraf ise eleştirildiğini hissettikçe savunmaya geçebilir, konuşmayı kesebilir ya da karşılık vermeye başlayabilir. Sonuçta tarafların her biri kendi bakış açısına odaklanırken diğerinin ne anlatmaya çalıştığını gözden kaçırabilir.
Evli bireyle yapılan araştırmada, aile içindeki iletişimin evlilik uyumuyla ilişkili olduğu görülmüştür. Etkili iletişim kuramamak ve sorunları olumsuz yollarla çözmeye çalışmak, evlilikteki uyumu olumsuz etkileyebilmektedir. Bu durum, anlaşmazlıkların varlığından çok, anlaşmazlıklar sırasında kullanılan iletişim biçimlerinin ilişki açısından önemli olabileceğine işaret etmektedir.
Haklı çıkma isteği her zaman kişinin karşısındakini önemsemediği anlamına gelmez. Bazen bu isteğin altında görülme, dikkate alınma, değerli hissetme veya yaşadığı incinmenin kabul edilmesini isteme gibi ihtiyaçlar bulunabilir ancak bu ihtiyaçlar suçlama ve savunma yoluyla ifade edildiğinde, kişi ulaşmak istediği yakınlığın tam tersini deneyimleyebilir.
DİNLEMEK, CEVAP VERMEKTEN DAHA FAZLASIDIR.
Birini dinlemekle, onun söylediklerine cevap vermek için sırasını beklemek aynı şey değildir. Günlük iletişimde çoğu zaman karşımızdaki kişi konuşurken zihnimizden vereceğimiz yanıtı gözden geçirir, kendimizi nasıl savunacağımızı düşünür veya onun söylediklerinde katılmadığımız noktaları belirlemeye çalışırız. Böyle anlarda fiziksel olarak dinliyor olsak da zihinsel olarak karşı tarafın deneyimine yeterince alan açamayabiliriz.
Empatik iletişim, karşımızdaki kişinin duygularını ve bakış açısını anlamaya çalışmayı gerektirir. Bu, onun her düşüncesine katılmak veya davranışlarını onaylamak demek değildir. Bir insanın neden kırıldığını anlamakla, kırılmasına neden olan olay hakkındaki yorumunu bütünüyle doğru kabul etmek birbirinden farklıdır.
Örneğin partnerlerden biri, “Arkadaşlarımla plan yaptığında kendimi geri planda kalmış hissediyorum.” dediğinde diğerinin hemen “Benim de kendi hayatım var, her şeyi seninle yapmak zorunda değilim.” şeklinde karşılık vermesi, konuşmayı savunma eksenine taşıyabilir. Bunun yerine “Kendi alanıma sahip olmamı yanlış anlamanı istemiyorum ama bu planlar yapıldığında kendini dışarıda kalmış hissediyorsun, doğru mu anlıyorum?” diye sormak, iki tarafın da ihtiyaçlarını konuşabilmesi için daha elverişli bir alan oluşturabilir.
İlişkide anlaşılmak kadar, karşı tarafın deneyimini anlamaya çalışmak da önemlidir çünkü iletişim, yalnızca kendimizi ifade ettiğimizde değil, diğer kişinin anlattıklarının bizde nasıl bir karşılık bulduğunu fark ettiğimizde de derinleşir.
TARTIŞMANIN ALTINDA HANGİ İHTİYAÇ VAR?
İlişkilerde tartışılan konu ile tartışmanın duygusal anlamı her zaman aynı olmayabilir. Bir mesajın geç yanıtlanması, ev işlerinin paylaşımı, birlikte geçirilen zaman veya ailelerle kurulan ilişkiler üzerine başlayan bir anlaşmazlık, taraflar için çok daha temel ihtiyaçlarla bağlantılı olabilir.
Bir kişi için geç yanıtlanan bir mesaj, yalnızca iletişimdeki bir gecikme anlamına gelirken diğer kişi için önemsenmediği düşüncesini tetikleyebilir. Ev işlerinin paylaşımı üzerine yaşanan bir tartışma, bir taraf için yalnızca yapılması gereken görevlerle ilgiliyken diğer taraf için sorumluluklarının görülmediği hissini barındırabilir. Bu nedenle tartışmanın görünen başlığının yanı sıra, kişilerin o duruma yüklediği anlamı da anlamaya çalışmak gerekir.
Burada kendimize şu soruları sorabiliriz: Beni asıl inciten neydi? Yaşanan olay bana ne düşündürdü? Hangi ihtiyacımın karşılanmadığını hissettim? Karşımdaki kişiden tam olarak ne bekliyorum?
Bu sorular, suçlayıcı bir dilden daha açıklayıcı bir dile geçmeye yardımcı olabilir. “Sen beni hiç düşünmüyorsun.” demek yerine “Bu konuda benim fikrim sorulmadığında kendimi kararın dışında kalmış hissediyorum. Bir dahaki sefere birlikte karar vermek istiyorum.” demek, hem duyguyu hem de beklentiyi daha anlaşılır kılar.
Kişinin kendi duygusunu ve ihtiyacını tanımlayabilmesi, karşı tarafın zihnini okumaya çalışmak yerine doğrudan iletişim kurmasını kolaylaştırabilir. Böylece tartışma, karakterlerin ve niyetlerin yargılandığı bir alandan çıkarak somut bir sorunun ele alındığı bir konuşmaya dönüşebilir.
HER ANLAŞMAZLIK ÇÖZÜLMEK ZORUNDA DEĞİLDİR AMA KONUŞULMALIDIR.
Sağlıklı bir ilişki, iki kişinin bütün konularda uzlaşması anlamına gelmez. Bazı farklılıklar kişisel tercihlerden, aile geçmişinden, yaşam alışkanlıklarından veya değerler gibi birçok parametreden kaynaklanabilir. Her farklılığı ortadan kaldırmaya çalışmak, tarafların birbirlerini değiştirmeye yönelik sürekli bir mücadeleye girmelerine neden olabilir.
Burada önemli olan, farklılıkların ilişki içinde nasıl ele alındığıdır. Taraflardan biri kendi düşüncesini tek doğru olarak kabul ettiğinde, diğerinin deneyimine yer açmak zorlaşır. Oysa iki kişinin aynı olaya farklı anlamlar yükleyebileceğini kabul etmek, her iki tarafın da kendi bakış açısını koruyarak konuşabilmesine yardımcı olur.
Bu noktada empati, kişinin kendi sınırlarından vazgeçmesi ya da karşı tarafın her davranışına katlanması anlamına gelmez. Bir davranışın nedenini anlamak, o davranışın kabul edilebilir olduğunu söylemek değildir. Kişi hem karşısındakinin duygu ve düşüncesini anlamaya çalışabilir hem de kendi sınırını açıkça ifade edebilir.
Örneğin, “Bu konuda neden böyle düşündüğünü anlayabiliyorum. Ancak benim için de kişisel alanımın korunması önemli.” demek, hem karşı tarafın deneyimine yer açar hem de kişinin kendi ihtiyacını görünür kılar. İletişimdeki amaç, bir tarafın diğerine tamamen boyun eğmesi değil, iki tarafın da kendisini ifade edebildiği ortak bir çözüm zemini oluşturmaktır.
İlişki içinde farklılıklarla baş edebilmek, yalnızca kendiliğinden gelişen bir süreç olarak görülmemeli; dinleme, duygu ve düşünceleri yönetebilme aynı zamanda sağlıklı ifade etme ve çatışma çözme gibi becerilerin geliştirilmesi gerektiği de unutulmamalıdır.
TARTIŞMA SIRASINDA İLETİŞİMİ YENİDEN NASIL KURABİLİRİZ?
Bir anlaşmazlık sırasında iletişimin niteliğini değiştirmek, her zaman büyük kararlar almayı gerektirmez. Bazen konuşmanın hızını yavaşlatmak, kullanılan dili değiştirmek ve karşı tarafın ne anlatmak istediğini kontrol etmek bile önemli bir başlangıç olabilir.
Öncelikle, genelleyici ve suçlayıcı ifadeler yerine belirli davranışlara ve kişisel deneyime odaklanmak yararlıdır. “Sen zaten hep böylesin.” ifadesi karşı tarafı savunmaya yöneltebilirken “Dün konuşurken sözüm kesildiğinde kendimi ifade edemediğimi hissettim.” ifadesi yaşanan durumu daha açık biçimde ortaya koyar.
İkinci olarak, karşı tarafın söylediklerini kendi cümlelerimizle özetleyip doğru anlayıp anlamadığımızı sorabiliriz. “Seni doğru anladıysam, bu karar alınırken fikrinin sorulmamış olması seni kırdı.” demek, dinlediğimizi göstermenin yanı sıra yanlış anlamaları düzeltmek için de fırsat sunar.
Üçüncü olarak, tartışmanın yoğunluğu arttığında kısa bir ara vermek düşünülebilir ancak ara vermek, karşı tarafı cezalandırmak veya konuyu belirsiz süreyle kapatmak için kullanılmamalıdır. “Şu an ikimiz de çok gerildik. Biraz sakinleşip bu konuyu akşam yeniden konuşmak istiyorum.” demek, hem duygusal düzenleme ihtiyacını hem de ilişkiyi sürdürme niyetini ifade eder. Önemli olan daha sonra konuşulmak üzere, olabildiğince net bir vakit ile bu talebi karşı tarafa iletmek.
Son olarak, bir anlaşmazlığın ardından yalnızca kimin haklı olduğuna değil, benzer bir durumun gelecekte nasıl ele alınabileceğine de odaklanmak gerekir. İlişkide ilerleme, her tartışmanın bir kazananı olmasından çok, tarafların birbirlerini daha iyi tanımaları ve ortak sorunlarla daha yapıcı biçimde baş edebilmeleriyle mümkün olabilir.
SONUÇ?? HAKLI OLMAK MI, BİRBİRİNE ULAŞABİLMEK Mİ?
İlişkilerde her zaman anlaşılmak isteriz. Duygularımızın fark edilmesini, düşüncelerimizin dikkate alınmasını ve yaşadıklarımızın küçümsenmemesini bekleriz. Ancak anlaşılma ihtiyacımızı dile getirirken karşımızdaki kişinin de kendisini anlatmaya çalıştığını unutabiliriz. Kendi sesimizi duyurmak için gösterdiğimiz çaba, bazen diğerinin sesini duymamıza engel olabilir.
Bir tartışmada haklı olmak, yaşadığımız incinmenin kabul edilmesini sağlayabilir; ancak tek başına yakınlığı yeniden kurmaya yetmeyebilir. İlişkinin ihtiyaç duyduğu şey, her zaman aynı fikirde olmak değil, farklı düşünceler içinde de birbirini duyabilmektir.
Belki de tartışmalar sırasında kendimize sormamız gereken soru, “Bunu nasıl kanıtlayabilirim?” değil, “Burada birbirimizi anlamamızı zorlaştıran ne var?” olmalıdır çünkü bazı anlaşmazlıklar bir tarafın diğerini ikna etmesiyle değil, iki tarafın da kendi deneyimini anlatabildiği ve karşısındakinin deneyimine kulak verebildiği bir iletişimle aşılabilir.
Anlaşılmak istemek insani bir ihtiyaçtır. Fakat ilişkide anlaşılmanın yolu, yalnızca kendimizi anlatmaktan geçmez. Bazen haklılığımızı kanıtlama çabasına kısa bir ara verip karşımızdaki kişiye gerçekten kulak vermek, aramızdaki mesafeyi azaltan ilk adım olabilir.
Çünkü bir ilişkide asıl mesele, tartışmayı kimin kazandığı değil; tartışmanın sonunda birbirimize ne kadar yaklaşabildiğimizdir.
KAYNAKÇA
Ersanlı, K., & Kalkan, M. (2008). Evlilik ilişkilerini geliştirme: Kuram ve uygulama. Nobel Yayın Dağıtım.
Güney, Z. (2021). Evli bireylerin empatik eğilim, iletişim ve çatışma çözme stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesi [Yüksek lisans tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi].
Soylu, Y., & Kağnıcı, D. Y. (2015). Evlilik uyumunun empatik eğilim, iletişim ve çatışma çözme stillerine göre yordanması. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 5(43), 44–54.

