Pazartesi, Ekim 12, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Tek Başına Bir Çocuk Yoktur: Davranışın Ardındaki İlişkiler Ağı

Bir çocuk okulda şiddete başvurduğunda sorduğumuz soruların dilbilgisi dikkat çekicidir: Hepsi tekildir. “Bu çocuğun nesi vardı?” “Nasıl bir çocuktu?” “İçinde ne vardı da bunu yaptı?” Soru, yanıtın nerede aranacağını önceden belirler ve tekil soru bizi tek bir zihnin, tek bir karakterin, tek bir bozukluğun içine bakmaya yöneltir. Haberi okurken duyduğumuz dehşetin ardından gelen o hızlı açıklama ihtiyacı da çoğu zaman aynı tekillikle doyurulur. Oysa gelişim psikolojisinin ve psikanalizin son yetmiş yılda vardığı en sağlam sonuçlardan biri, çocuğun hiçbir zaman tekil bir birim olarak anlaşılamayacağıdır. Donald Winnicott bunu bir bilimsel toplantıda, kendisini de şaşırttığını söylediği bir cümleyle dile getirmişti: Tek başına bir bebek diye bir şey yoktur. Bu yazı, o cümlenin çocukluk ve ergenlik boyunca geçerliliğini koruduğunu ve bir çocuğun davranışına, en sarsıcı olanlar dahil, ancak bu cümlenin ışığında bakılabileceğini savunuyor.

Winnicott’ın kastettiği şiirsel bir vurgu sayılmamalı; bir gözlem birimi önerisiydi. Bir bebeği tarif etmeye kalkıştığınızda, der Winnicott, kendinizi bir bebeği ve onunla birlikte birini tarif ederken bulursunuz. Bebek, bakım veren olmadan yalnızca fiziksel olarak hayatta kalamamakla kalmaz; psikolojik olarak da var olamaz. Açlığını, korkusunu, huzursuzluğunu kendi başına taşıyabilecek bir zihne henüz sahip olmadığı için bu işi onun yerine bir başkası yapar. İncelenmesi gereken birim bu nedenle birey olmaktan çıkar, ilişki olur. Çocuk büyüdükçe bu bağımlılık ortadan kalkmaz, biçim değiştirir. Winnicott’ın “tutan çevre” dediği şey önce bir çift koldur, sonra bir ev, sonra bir sınıf, bir arkadaş grubu, bir mahalle ve nihayet bir toplumdur. Çocuk her aşamada, kendi başına taşıyamayacağı bir şeyi çevresine emanet ederek gelişir.

Bu emanetin nasıl işlediğini en ayrıntılı biçimde Wilfred Bion ve ardından Peter Fonagy tarif etmiştir. Bion’a göre küçük çocuk, anlamlandıramadığı ham duygusal yaşantıyı bakım verene aktarır; yeterince iyi işleyen bir yetişkin zihni bu yaşantıyı alır, onun karşısında dağılmadan durur, anlam verir ve çocuğa taşınabilir bir biçimde geri verir. Fonagy’nin zihinselleştirme kuramı aynı sürecin sonucunu vurgular: Çocuk kendi iç dünyasını, o iç dünyanın bir başkasının zihninde temsil edildiğini görerek keşfeder. Öfkesinin öfke, korkusunun korku olduğunu, önce bir başkası onu öyle gördüğü için bilir. Buradan çıkan sonuç sezgilerimize aykırıdır. Kendimize ait saydığımız en mahrem kapasite, yani ne hissettiğimizi bilmek ve onu eyleme dökmeden önce düşünebilmek, içeriden dışarıya gelişmez; dışarıdan içeriye kurulur. Düşünme, sahip olunmadan önce ödünç alınır.

Bu süreç kusursuz bir uyum gerektirmez. Bebek araştırmacısı Edward Tronick’in gözlemleri, en iyi işleyen anne-bebek çiftlerinde bile etkileşimin büyük bölümünün uyumsuz geçtiğini göstermiştir; belirleyici olan uyumun sürekliliği değil, kopuşun ardından gelen onarımdır. Yanlış anlaşılan, bekletilen, hayal kırıklığına uğrayan çocuk, ilişki yeniden kurulduğunda iki şey öğrenir: Sıkıntı katlanılabilir bir şeydir ve bozulan şey düzeltilebilir. Onarımın gelmediği, kopuşun kural hâline geldiği ilişkilerde ise çocuk başka bir sonuca varır. Sıkıntısıyla baş başa kalacağını öğrenir ve onu yatıştırmak için elindeki tek araca, kendi bedenine ve eylemine yönelir.

Davranış, bu ödüncün bulunamadığı yerde başlar. Düşünülemeyen duygu ortadan kalkmaz; söze giden yolu bulamadığında bedene ve eyleme yönelir. Bu açıdan bakıldığında bir çocuğun yıkıcı davranışı anlamsız bir taşkınlık olmaktan çıkar ve henüz kimsenin okumadığı bir ifadeye dönüşür. Ancak ifadeyi yalnızca çocuğun iç dünyasına bağlamak, tekil sorunun daha incelikli bir biçimini yeniden üretmek olur. Aile sistemleri kuramı burada belirleyici bir adım atar. Bu yaklaşımda sorunlu görünen çocuk “belirlenmiş hasta” olarak adlandırılır: Belirti onda ortaya çıkar, ama belirtinin kaynağı sistemin bütünüdür. Çocuk, ailenin konuşulamayan gerilimini davranışıyla görünür kılan üyedir.

Bunun klinikte tanıdık biçimleri vardır. Anne ve babası aylardır tek kelime etmeden ayrılığın eşiğinde yaşayan bir çocuğun okuldaki kavgaları sıklaşır; ebeveynler ilk kez müdür odasında yan yana oturur ve çocuğun “sorunu”, dağılmakta olan bir çifti geçici olarak yeniden bir araya getirir. Başka bir kente ya da ülkeye göç etmiş bir ailede baba eski mesleğini ve itibarını yitirmiştir; evde bunun yası tutulmaz, sözü bile edilmez, ama oğul sınıfta en küçük saygısızlığa şiddetle karşılık vermeye başlar. Kimsenin dile getirmediği aşağılanma duygusu, onu taşımaya en az hazır olan üyede eyleme dökülür. Üçüncü bir ailede görünürde hiçbir sorun yoktur: Çocuk, ebeveynlerinin gerçekleşmemiş hayatını gerçekleştirmekle görevlendirilmiş başarılı öğrencidir. İlk ciddi başarısızlığında yalnızca bir sınavı değil, ailedeki yerini de kaybettiğini hisseder ve ardından gelen öfke herkesi şaşırtır, çünkü o “böyle bir çocuk” değildir. Böyle durumlarda çocuğa “neden böyle davranıyorsun?” diye sormak çoğu zaman sonuçsuz kalır, çünkü çocuk yanıtı bilmez. Davranış onun olduğu kadar, içinde yaşadığı ilişkilerin de davranışıdır.

Bu saptama kolayca ebeveyni suçlamaya dönüşebilir ve dönüştüğü anda aynı hatayı bir kuşak yukarı taşımış olur. Selma Fraiberg, klasikleşmiş çalışmasında “çocuk odasındaki hayaletler”den söz eder: Ebeveynin kendi çocukluğundan kalan, hiç işlenmemiş korku ve çaresizlik yaşantıları, yeni bir bebeğin başucunda davetsiz konuklar olarak belirir. Çocuğunun ağlamasına tahammül edemeyen anne çoğu zaman, kendi ağlaması hiç duyulmamış olandır. Fraiberg’in asıl vurgusu ise umut vericidir: Geçmişinde acı olan her ebeveyn bunu aktarmaz. Aktarımı belirleyen acının yaşanmış olması değil, hatırlanıp hissedilebilmesidir. Başka bir deyişle, tek başına bir ebeveyn de yoktur. O da bir ağın içindedir; kendi geçmişinin, geçim sıkıntısının, yalnız bırakılmış bir bakım yükünün, kimi zaman tedavi edilmemiş bir çökkünlüğün içinde çocuğunu tutmaya çalışır.

Ağın kendisi tehdit kaynağı olduğunda tablo ağırlaşır ve travma bakışı burada vazgeçilmez hâle gelir. Şiddetin, aşağılamanın ya da ihmalin gündelik olduğu bir ortamda büyüyen çocuk için ilişki, sıkıntıyı yatıştıran yer olmaktan çıkar, sıkıntının kaynağına dönüşür. Böyle bir çocuk dünyayı tehlike üzerinden okumayı öğrenir; nötr bir bakışta küçümseme, sıradan bir itişmede saldırı görür. Bu bir algı bozukluğu sayılmamalı, bir zamanlar onu korumuş bir becerinin yeni ortamda da çalışmayı sürdürmesidir. Aynı çocuk, güçlü olanın vurduğunu ve vuranın haklı çıktığını da öğrenmiştir. Şiddet onun gözünde ilişkinin bozulması anlamına gelmez; ilişkinin bildiği tek biçimidir.

Urie Bronfenbrenner’ın ekolojik kuramı bu genişlemeyi sistemli bir çerçeveye oturtur. Çocuk iç içe geçmiş çevrelerin merkezinde gelişir: aile, okul ve akran grubu gibi doğrudan içinde bulunduğu ortamlar; ebeveynin işyeri gibi hiç girmediği ama hayatını biçimlendiren yapılar; en dışta da kültürün değerleri ve ekonomik koşullar. Kuramın en az hatırlanan, belki en önemli fikri ortamların kendisinden çok aralarındaki bağlarla ilgilidir. Öğretmeni ile ebeveyni birbirini tanımayan, okulda olanı evin, evde olanı okulun bilmediği bir çocuk iki kopuk dünyada yaşar ve aradaki boşlukta ne taşıdığını kimse göremez. Akran grubu da aynı gözle okunmalıdır. Zorbalık araştırmaları, bunun iki çocuk arasında geçen bir olay olmadığını; izleyenlerin, gülenlerin ve susanların her birinin rol aldığı bir grup süreci olduğunu göstermiştir. En dış halkada yetişkinlerin dünyası durur: Öfkenin gündelik dil hâline geldiği, anlaşmazlığın güçle çözüldüğü bir iklimde çocuklar kendilerine söylenenden çok, çevrelerinde yapılanı öğrenir.

Okul bu halkalar içinde özel bir yer tutar, çünkü ailenin dışında çocuğu her gün gören tek kurumdur. Evde tutulamayan bir çocuk için öğretmen, ikinci bir şansın adı olabilir. Ne var ki tutma işlevi yalnızca iyi niyetle yerine getirilemez; tutanın da tutulması gerekir. Kırk kişilik bir sınıfta ders yetiştirmeye çalışan, yüzlerce öğrenciye tek bir rehber öğretmenin düştüğü bir okulda çalışan yetişkin, çocuğun davranışını bir ifade olarak okuyacak zamanı ve ruhsal alanı bulamaz. Davranış o zaman yalnızca bir disiplin sorunu olarak görülür ve yanıtı da disiplin olur. Başarıyı yalnızca notla ölçen bir kurum, çocuğun taşıdığı yükü ancak notlar düştüğünde ya da bir olay yaşandığında fark eder.

Ergenlik bu tabloya ayrı bir zorluk ekler. Çocuğun ruhsal ağırlık merkezi aileden akranlara kayar; yetişkinlerden uzaklaşmak gelişimsel bir görevdir ve dışarıdan bakıldığında ergen, ağa en az ihtiyaç duyan kişi gibi görünür. Gerçekte olan, bağımlılığın el değiştirmesidir. Kim olduğu sorusunun yanıtını artık akranlarının bakışında arayan ergen için dışlanmak ya da küçük düşmek, bir yetişkinin kolayca hafife alacağı, o yaşta ise kimliğin kendisine yönelmiş bir tehdit gibi yaşanan bir deneyimdir. Bugünün ergeni için ağın bir bölümü de ekranın içindedir ve bu bölüm, yetişkinlerin en az görebildiği yerdir. Geri çekilen yetişkin ile ulaşılamayan ergen arasındaki mesafe büyüdükçe, çocuğun en çok tutulmaya ihtiyaç duyduğu dönem en az tutulduğu dönem hâline gelir.

Ağın kopukluğu en açık biçimde, olaylardan sonra geriye bakıldığında görülür. Okullardaki ağır şiddet olayları üzerine yapılan incelemelerin tekrar eden bulgusu, çoğu durumda birilerinin önceden bir şey fark etmiş olmasıdır. Öğretmen çocuğun sustuğunu, ebeveyn tahammülsüzleştiğini, bir arkadaşı tuhaf bir mesaj attığını, bir başkası çantasında ne taşıdığını bilir. Her biri resmin bir parçasını elinde tutar, ama parçaları birleştirecek bir bağ bulunmadığı için hiçbiri tek başına harekete geçirmeye yetmez. Bilgi vardır; eksik olan, bilenlerin birbiriyle konuşmasıdır.

Bütün bunlara karşın açıklamayı tek bir çocukta aramakta ısrar etmemizin de psikolojik bir nedeni vardır. Sosyal psikoloji, başkalarının davranışını yorumlarken koşulların payını küçümseyip kişiliğin payını büyütme eğilimimizi uzun süredir belgelemektedir. Bu eğilim yalnızca bilişsel bir kestirme sayılamaz; duygusal bir işlev de görür. Sorun tek bir çocuğun içindeyse geri kalan herkes dışarıda kalır. Haberi okuyan yetişkinin içindeki huzursuzluk, tam da bu dışarıda kalma çabasının tutmadığı yerden gelir. Çünkü çoğumuz o ağın bir yerinde durduğumuzu sezeriz: Bir çocuğun öğretmeni, komşusu, akrabası, sınıf arkadaşının ebeveyniyizdir. Alay edilen bir çocuğun yanından geçmiş, içine kapanan bir yeğeni “ergenlik” diye geçiştirmiş, bir velinin yorgunluğunu ilgisizlik saymışızdır. İlişkisel bakış rahatsız eder, çünkü seyirci konumunu ortadan kaldırır.

Bu bakışa yöneltilen en ciddi itiraz, sorumluluğu buharlaştırdığıdır. Herkes sorumluysa kimse sorumlu olmaz mı? İtiraz, nedensellik ile sorumluluğu aynı şey saydığı için yanılır. Bir davranışın nasıl oluştuğunu açıklamak, o davranışın sonuçlarını üstlenme yükümlülüğünü kaldırmaz; başka bir çocuğa zarar vermiş bir çocuk, yaşına uygun biçimde yaptığıyla yüzleşmek zorundadır ve zarar görenin hakkı her şeyden önce gelir. İlişkisel bakış sorumluluğu azaltmaz, çoğaltır: Çocuğun sorumluluğunun yanına, onu tutması gereken yetişkinlerin ve kurumların sorumluluğunu ekler. Aynı bakış kaderciliğe de izin vermez. Zorlu koşullarda büyüyen çocukları onlarca yıl izleyen araştırmalar, sağlam kalanları ayıran etkenin çoğu zaman tek bir güvenilir yetişkin olduğunu göstermiştir. Ağ zarar verebildiği gibi onarabilir de; kopan bir bağın işini bazen bir öğretmen, bir büyükanne, bir antrenör üstlenir.

Buradan çıkan sonuç bir teknikten çok bir soru değişikliğidir. “Bu çocuğun nesi var?” sorusu yerini başka sorulara bırakır: Bu davranış kime, ne söylüyor? Çocuğun çevresindeki hangi bağ kopmuş ya da hiç kurulmamış? Onun taşıyamadığını şu anda kim taşıyor? Soru değiştiğinde müdahalenin adresi de değişir. Yalnızca çocuğu düzeltmeye çalışan bir yaklaşım, yükü yine en zayıf noktaya bindirir. Çocuğun çevresindeki yetişkinleri birbirine bağlayan, ebeveyni yalnız bırakmayan, öğretmene çocukları tek tek tanıyacak zamanı ve desteği veren bir yaklaşım ise ağın kendisini güçlendirir. Bir ağ, yükü dağıtarak taşır. İplikler birer birer koptuğunda bütün ağırlık tek bir düğüme biner ve o düğüm çoğu zaman bir çocuktur.

Winnicott’ın cümlesi bu yüzden bir bebek bakımı gözleminden ibaret kalmaz; bir sorumluluk tarifidir. Tek başına bir çocuk yoksa, bir çocuğun davranışı da yalnızca ona ait olamaz. O davranış, çocuğu çevreleyen ilişkilerin onda aldığı biçimdir ve değişmesi isteniyorsa önce o ilişkilere bakmak gerekir. Bir toplum çocuklarının ne yaptığını sorarken, onları neyin içinde büyüttüğünü de sormak zorundadır.

Begüm Engür
Begüm Engür
Uzman Klinik Psikolog ve Avrupa Akredite EMDR Terapisti olarak çocuk, ergen ve yetişkinlerle psikoterapi çalışmaları yürütüyorum. Klinik pratiğimde travma sonrası stres belirtileri, kaygı bozuklukları, panik atak, fobiler, obsesif-kompulsif belirtiler, depresif duygu durum, yas ve kayıp süreçleri, somatizasyon, yeme davranışıyla ilişkili güçlükler, ilişki problemleri, özgüven ve duygu düzenleme zorlukları gibi alanlarda danışanları destekliyorum. Terapi sürecinde danışanın ihtiyacına göre EMDR terapisi, travma odaklı yaklaşımlar, çocuklarla çalışırken oyun temelli müdahaleler, kum tepsisi uygulamaları ve gelişimsel olarak uygun psikoterapötik yöntemlerden yararlanıyorum. Çocuk ve ergenlerle yaptığım çalışmalarda yalnızca bireysel belirtilere değil; aile ilişkileri, bağlanma örüntüleri, ebeveyn tutumları, okul yaşantısı ve çocuğun duygusal gelişim sürecine de bütüncül bir bakışla yaklaşmayı önemsiyorum. Yetişkinlerle çalışırken kişinin geçmiş yaşantılarının bugünkü duygu, düşünce, beden tepkileri ve ilişki kalıpları üzerindeki etkilerini anlamaya odaklanıyorum. Terapiyi yalnızca semptomların azalmasına yönelik bir süreç olarak değil; kişinin kendisiyle daha güvenli bir ilişki kurmasına, içsel kaynaklarını güçlendirmesine ve yaşamında daha işlevsel seçimler yapabilmesine alan açan bir yolculuk olarak görüyorum. Türkçe ve İngilizce olarak online terapi hizmeti sunuyor; İstanbul’da yüz yüze seanslar yürütüyorum. Terapi sürecinde bilimsel temelli, etik, güvenli ve danışanın hızına saygı duyan bir çalışma alanı oluşturmayı temel alıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar