“Artık Eskisi Değilim, Peki Şimdi Kimim?”: Liminalite Psikolojisi
Bazen hayatımızda ne tamamen geride bıraktığımız yere ait hissederiz ne de önümüzdeki yeni yaşama. Üniversite biter ancak henüz mesleki kimliğimiz oluşmamıştır. Uzun bir ilişki sona erer fakat yalnız bir yaşamın kimliği henüz kurulmamıştır. Yeni bir şehre taşınırız; eskisine artık ait değilizdir ancak yenisi de henüz “ev” gibi hissettirmez. İşte psikolojide ve sosyal bilimlerde bu “eşikte olma” deneyimini anlamlandırmak için kullanılan kavramlardan biri liminalitedir. Liminalite kavramı, bireyin bir durumdan, rolden ya da kimlikten diğerine geçerken deneyimlediği “arada olma” hâlini ifade eder. Sözcük, Latince “eşik” anlamına gelen limen kelimesinden türemiştir. Bu nedenle liminaliteyi, kişinin eski bir yaşam döneminden çıktığı ancak yeni döneme henüz tam olarak yerleşmediği psikolojik ve sosyal bir eşik olarak düşünmek mümkündür.
Van Gennep, insanların yaşamları boyunca doğum, yetişkinliğe geçiş, evlilik ve ölüm gibi önemli statü değişimlerinden geçtiğini ve toplumların bu değişimleri çeşitli geçiş ritüelleri aracılığıyla yapılandırdığını ileri sürmüştür. Ona göre bu geçişler üç temel aşamadan oluşmaktadır: ayrılma, eşik ve yeniden bütünleşme. İlk aşama olan ayrılma, bireyin önceki konumundan, rolünden veya statüsünden uzaklaşmasını ifade eder. Kişi artık eskiden bulunduğu yerde değildir. İkinci aşama olan liminal ya da eşiksel dönem ise geçişin en belirsiz bölümüdür. Birey eski statüsünü geride bırakmış ancak yeni statüsünü henüz tam olarak kazanmamıştır. Bu dönem liminal dönem olarak adlandırılır. Bu nedenle liminal dönem, “ne tamamen eski ne de tamamen yeni” olunan bir arada kalmışlık hâlidir. Son aşama olan yeniden bütünleşmede ise kişi yeni rolü veya statüsüyle toplumsal yaşama yeniden katılır. Van Gennep’in ortaya koyduğu bu model daha sonra antropolog Victor Turner tarafından geliştirilmiştir. Turner özellikle ikinci aşama olan liminalite üzerinde durmuş ve eşiksel dönemin belirsizlik, geçicilik ve dönüşüm özelliklerine dikkat çekmiştir. Bu aşamada kişinin daha önce sahip olduğu kimlik ve statünün sınırları zayıflarken yeni kimliği henüz kesinleşmemiştir. Dolayısıyla eşik, yalnızca iki dönem arasındaki boşluk değil, aynı zamanda kişinin dönüşüm yaşayabileceği bir alan olarak düşünülebilir. Bu yaklaşım günümüz yaşam geçişlerine uyarlandığında liminalite oldukça tanıdık bir deneyime dönüşmektedir. Liminalite kavramına günlük hayattan alıntı yapılabilecek birçok örnek gösterilebilir. Örneğin, üniversiteden yeni mezun olan ancak henüz mesleki yaşamına başlamamış biri artık tam anlamıyla öğrenci değildir; fakat kendisini henüz bir meslek mensubu olarak da tanımlayamayabilir. Uzun süreli bir ilişkinin sona ermesinden sonra kişi eski ilişki kimliğini geride bırakmış ancak yeni yaşam düzenini henüz kuramamış olabilir. Benzer biçimde taşınmak, iş değiştirmek, ebeveyn olmak veya yaşamın farklı bir dönemine geçmek de kişinin önceki kimliği ile yeni kimliği arasında geçici bir belirsizlik yaşamasına neden olabilir.
İnsanlar kendilerini yalnızca kişilik özellikleriyle değil, yaşamlarında üstlendikleri roller ve ait oldukları sosyal gruplar aracılığıyla da tanımlarlar. “Öğrenciyim”, “bu mesleğin bir üyesiyim”, “bu ilişkinin bir parçasıyım” veya “bu topluluğa aidim” gibi tanımlamalar kişinin kim olduğuna ilişkin algısının parçalarını oluşturabilir. Ancak önemli bir yaşam geçişi gerçekleştiğinde bu tanımlamalardan bazıları geçerliliğini kaybedebilir. Kişi eski rolünden ayrılmış fakat yeni rolünü henüz içselleştirmemiştir. Böyle bir durumda “Bundan sonra ne yapacağım?” sorusunun yanında daha derin bir soru ortaya çıkabilir: “Ben şimdi kimim?” Araştırmalar da önemli yaşam değişimlerinin kimlik süreçleriyle yakından ilişkili olabileceğini göstermektedir. Praharso, Tear ve Cruwys’in (2017) yaşam geçişleri üzerine gerçekleştirdiği iki çalışmada, stresli yaşam olaylarının ardından sosyal kimlik kaybı yaşayan bireylerde iyi oluşun daha fazla azaldığı görülmüştür. Araştırmacılar bu nedenle stresli yaşam olaylarının yalnızca dışsal değişimler olarak değil, aynı zamanda birer kimlik geçişi olarak değerlendirilmesinin önemli olduğunu öne sürmektedir.
Liminal dönemlerin bir başka zorlayıcı özelliği ise belirsizliktir. İnsan zihni genellikle geleceğe ilişkin belirli bir öngörü oluşturmak ister. Oysa yaşamın eşik dönemlerinde eski düzen ortadan kalkarken yeni düzen henüz kurulmamıştır. Böyle dönemlerde kişi yalnızca mevcut değişime değil, henüz cevabı olmayan olasılıklara da uyum sağlamaya çalışır. Bu belirsizlik aynı zamanda kontrol duygusunun azalmasına yol açabilir. Önceki yaşam düzeninde kişi ne yapacağını, kendisinden ne beklendiğini ve hangi role sahip olduğunu büyük ölçüde biliyorken geçiş döneminde bu çerçeve geçici olarak kaybolabilir. Dolayısıyla liminalite yalnızca “iki dönem arasında olmak” değil, kişinin yaşamını anlamlandırdığı eski yapıların zayıfladığı ancak yenilerinin henüz oluşmadığı belirsizliğin baskın olduğu bir süreçtir.
Geçiş dönemlerinde değişebilen bir diğer unsur ise aidiyet duygusudur. Bir yaşam dönemini geride bırakmak bazen o döneme eşlik eden sosyal çevreden ve grup kimliklerinden de uzaklaşmak anlamına gelir. Örneğin üniversiteden mezun olan kişi yalnızca öğrencilik statüsünü değil; arkadaş gruplarını, kampüs yaşamını, rutinlerini ve kendisini ait hissettiği sosyal çevrenin bir bölümünü de geride bırakabilir. Benzer şekilde taşınmak veya iş değiştirmek de kişinin alışık olduğu sosyal bağlarda değişiklik yaratabilir. Bu noktada sosyal bağların ve kimlik sürekliliğinin önemi ortaya çıkmaktadır. Uluslararası öğrencileri yaşam geçişleri boyunca izleyen boylamsal bir araştırmada, önceki sosyal kimliklerinde daha fazla süreklilik sağlayabilen öğrencilerin daha yüksek yaşam doyumu ve akademik performans bildirdiği görülmüştür. Bu bulgu, yeni bir döneme uyum sağlamanın her zaman geçmişteki kimliği tamamen geride bırakmak anlamına gelmediğini; eski ve yeni arasında belirli bir süreklilik kurabilmenin de uyumu destekleyebileceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla liminal dönemlerde yaşanan huzursuzluk, kişinin değişime “yeterince iyi uyum sağlayamamasının” göstergesi olmak zorunda değildir. Bazen bu rahatsızlık, eski kimliklerin çözülmesi ve yenilerinin henüz oluşma aşamasında olmasının doğal bir sonucu olabilir. Kişi bir süreliğine kendisini ait olduğu yerden uzaklaşmış, yönünü kaybetmiş veya tanıdığı benliğinden farklılaşmış hissedebilir. Ancak liminalitenin önemli bir özelliği de burada ortaya çıkar: Belirsizlik yalnızca kayıp değil, aynı zamanda olasılık anlamına gelir. Eski rollerin ve kimliklerin gevşemesi rahatsız edici olabilse de kişinin kendisini yeniden tanımlayabilmesi için bir alan yaratabilir. Bu nedenle “Artık kim olduğumu bilmiyorum” düşüncesi her zaman yalnızca bir kriz ifadesi olmayabilir. Bazen aynı cümle, “Kim olabileceğimi henüz keşfediyorum” şeklinde de okunabilir.
William Bridges geçiş kuramında liminal dönem için nötr bölge terimini kullanmıştır. Bridges’e göre liminal dönem ile kişisel gelişim birbiri ile pozitif bir ilişkiye içerisindedir. Bridges nötr alanı sona erilen bir evre ve yeni bir geçiş döneminin henüz belirginleşmeye başlamadığı bir nötr alan olarak tanımlar. Bu alan ilk zamanlarda, insan psikolojisinde karışık, belirsiz ve stresli bir nokta olarak algılanır. Fakat zamanla bu nötr hal bireyin kişisel gelişimini destekleyen bir ruh haline bürünmesini sağlar. Geçiş döneminde hissedilen rahatsızlık hissi bireyi değişime ve aynı zamanda bir dönüşüme doğru sürükler. Değişim ve dönüşüm süreci boyunca birey, kendi kişisel gelişimine odaklanabilmek ve yaratıcılığını ortaya çıkarabilmek için bir fırsat bulur. Bridges nötr bölge kavramıyla, liminal dönemi bireyin değişimini ve gelişimini ortaya çıkarabilmesinin ilk aşaması olarak yorumlar ve nötr dönemde yaratıcı olma ve verimlilik hissinin arttığını ortaya koyar. Nötr alan, bireyin kişisel gelişimini olumlu yönde şekillendirmesine olanak sağlar.
Griffin ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen ve 2025 yılında yayımlanan bir araştırma, üniversiteye geçiş sırasında sosyal kimlik ve aidiyetin psikolojik uyum açısından taşıdığı öneme dikkat çekmektedir. Araştırmaya 153 birinci sınıf üniversite öğrencisi katılmış; öğrencilerin sosyal grup üyelikleri, depresif belirtileri ve yaşam doyumları akademik yılın başlangıcında değerlendirilmiştir. Katılımcıların bir bölümü dört ay sonra yeniden değerlendirilmiş, ayrıca bazı öğrencilerden stres tepkisiyle ilişkili bir biyolojik gösterge olan kortizol uyanma yanıtını incelemek amacıyla tükürük örnekleri alınmıştır. Akademik performans ise yıl sonundaki üniversite notları üzerinden değerlendirilmiştir. Araştırmanın başlangıcında hem üniversite öncesindeki sosyal grup aidiyetlerini sürdürebilen hem de yeni sosyal gruplara katılabilen öğrencilerin daha düşük depresif belirtiler ve daha yüksek yaşam doyumu bildirdikleri görülmüştür. Bu bulgular liminal dönemleri anlamlandırmak açısından önemlidir. Yeni bir yaşam dönemine geçerken bireyin eski kimliğini tamamen geride bırakması gerekmeyebilir. Geçmişten gelen bazı aidiyetlerin korunması, kişiye değişimin ortasında bir süreklilik hissi sağlayabilir. Aynı zamanda yeni çevrede kurulan ilişkiler ve geliştirilen yeni aidiyetler, kişinin değişmekte olan yaşamında kendisine yeni bir yer oluşturmasına yardımcı olabilir. Dolayısıyla yaşamın eşik dönemlerinde uyum sağlamak, yalnızca “eski benliği bırakıp yeni bir benlik oluşturmak” şeklinde doğrusal bir süreç olmayabilir. Bazen insan geçmişteki kimliğinin bazı parçalarını yanında taşırken yeni ilişkiler, roller ve aidiyetler aracılığıyla kim olduğunu yeniden şekillendirir. Evlenmek, yeni bir işe girmek, başka bir şehre taşınmak veya yaşamın farklı bir dönemine geçmek bu açıdan yalnızca bir değişim değil; aynı zamanda bireyin “Ben kimim ve nereye aitim?” sorularına yeniden cevap aradığı bir süreçtir.
Liminal dönemlerin asıl zorluğu, eski yaşamın sona ermesinden çok yenisinin henüz tanıdık gelmemesidir. Ancak insanın kendisini bir süre “arada” hissetmesi, mutlaka yolunu kaybettiği anlamına gelmez. Bazen bir yere ait olmadığımızı düşündüğümüz o eşik, aslında yeni aidiyetlerimizin ve yeni benliğimizin yavaş yavaş oluşmaya başladığı yerdir.

