Leon Festinger’in Sosyal Karşılaştırma Teorisi’ne göre insanlar kendilerini değerlendirmek için akranlarına bakarlar. Ancak toplumsal yapı, buna bir de Bernice Neugarten’in kavramsallaştırdığı “Toplumsal Saat” (Social Clock) baskısını ekler. Toplum, kaç yaşında mezun olunacağı, ne zaman çalışılacağı veya evlenileceğine dair görünmez bir takvim dayatır. Bu takvimin dışına çıkan birey, “başarısız” değil sadece “zamansız” hissettirilir.
Kendini tanıyabilme fırsatı olan ve iş tecrübesi edinmeyen insanlar neden bir şekilde hayatta başarısız sayılıyor? Neden herkes her şeyi aynı yaşta yapmak zorunda bırakılıyor? 18’inde 19’unda üniversiteye başlamalısın çünkü… Şu yaşta evlenmelisin… Şu yaşta çocuk yapmalısın. Peki soruyorum, neden? Neden herkesin çizelgesi diğerlerine göre olmak zorunda? Erken hayata atılan insanlar başarılı ya da atılgan olarak görülürken, biraz kendini tanımak ve deneyimlemek isteyen kişiler neden başarısız ve çekimser olarak görülüyor? Maddi problemleri bir kenara bırakırsak, bu bariyeri çoktan aşmış kişilerin bir an evvel iş veya akademik hayata atılması gerektiğini düşünmemekle birlikte, maddi olarak da bariyeri aşamamış kişilerin bir çizgide sürüklenmek zorunda kalmasını ve bu psikolojiyi bütün topluma empoze ederek genç neslin psikolojisinde tamiri olmayacak şekilde tahrip edilmesini doğru bulmuyorum. Kariyer olanaklarının şirketlerin her yaştan insana doğru bir şekilde fırsat tanıması gerektiğine ve her kişiyi kendi doğrultusunda değerlendirmesi gerektiğine inanıyorum. Bu kişisel değerlendirmeler UK ve EU toplumunda günden güne artıp daha insani ve anlayışsal bir çerçeveye otururken, daha gelişmekte olan toplumlarda hala genç insanların gençliğinde bu psikolojik sıkıntıları yaşadığını görüyoruz. Bu da toplumun mental açıdan ağır yaralar almasını, intihar vakalarının artmasını, zorla dayatılan işlerde başarısız olunması gibi problemlerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu sebeple genç toplumu psikolojik olarak darbe almış toplumların ayağa kalkıp kendini geliştirmesi de zamanla zorlaşıyor. Ne yapmalı? Neden sorusuna odaklanmalıyız.
Ben işe başlamadım ya da akademik hayatımın bir döneminde düşüş yaşadım. Neden? Erken yaşta işe başlamadım. Neden?
İşletme veya Mimarlık okudum ama o işle ilgili hiç deneyimim yok. Neden?
Mimarlık yapmamış bir kişi fizik alanında çok başarılı olabilir. İşletme bitirmiş birisi çok güzel şarkı söylüyor olabilir. Erken yaşta işe başlamamış olabilir çünkü ülkeler gezip kendini karaktersel ve bakış açısı olarak geliştirmiş olabilir. Akademik hayatının bir döneminde zedelemiş olabilir çünkü aşık olmuştur. Bir genç kişi aşık olamaz mı? Bu şunu yaratır; RUMINASYON yani sürekli geçmişe dönme ve o anları tekrar değerlendirme isteği. Toplumsal kıyaslamalar bireyi bu tuzağa çeker. İş hayatında belirli kriterlerin üstünde yeteneğe sahip olmasına rağmen değerlendirenlerin hala geçmişe bakarak yargı oluşturması insanın ruminasyona ulaşmasını engeller. Neden bugün yapabileceklerimiz değerlendirmeden geçebilecekken sürekli geçmişimiz incelenip değerlendiriliyor? Bu, insanın sürekli olarak pişman olmasını yaratmaktan başka bir fayda sağlamaz.
Hepimizin yaşadığı veya yaşayabileceği şeyleri neden bir eksik, bir kusur olarak görüyoruz? Neden herkesin tek bir kalıp çizelgeye uyması gerektiğini düşünüyoruz?
Örneğin, “Aa o daha evlenemedi ama üniversitedeki tüm arkadaşları ve yaşıtları evlendi, yazık… Biliyor musun, benim kızım Avrupa’daki en iyi 500’de bir üniversite kazandı, sizin ki bu sene tekrar deneyecek değil mi? Ben yüksek lisansı çoktan bitirdim, senin daha ilk senendi lisans için değil mi?” tarzı diyaloglarla gündelik hayatta çok sık karşılaşırız. Bu tür karşılaştırmalar aslında insan psikolojisini yıpratıp hem de kendi hayatında açıklarının ve eksiklerinin olduğunun düşünmeye itiyor. Bu tür düşünceler zamanla çoğalıp aslında insanın daha da geri gitmesine ve sürekli geçmişe dönme ve o anları tekrar değerlendirebilme isteğinin oluşmasını sağlıyor.
Ben herkesin kendi çizelgesinin farklı olması hatta farklı kalmasının tarafındayım. Çünkü bizler aynı marka tarafından üretilen fabrika porselen bardakları değiliz. Bizler, hepimiz eşsiziz ve kendi rengimizde, kendi toprağımızla yoğruluyoruz. Kimsenin hayatında geç ya da erken yoktur. Tek önemli olan senin kim olduğun, nasıl birisi olduğun. Hayatımda yaşadığım her yoldan mutluyum, o yaşımız onu gerektiriyordu ve biz de onu yaptık. O zaman mantıklı olan mimarlıktı, mimar olduk. O zamanki İrem, Maria, Burcu, Carrie vs. farklıydı, şimdi ki biz farklı bir insanız. Bu gün olduğum kişilikle dünü yargılayamam. Çünkü dün olmasa bugünkü ben ben olur muydum? Kristin Neff’in tanımladığı Öz Şefkat terimini biraz incelersek aslında ne dediğimi anlayabilirsiniz. Bu çizgide yapılması gereken dışsal onay mekanizmalarını yıkıp içsel denetim olanağı geliştirmektir.


