Perşembe, Eylül 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Konuşmaktan Daha Güvenli Geldiğinde Sessizlik

Birisi soruyor: “Nasılsın?”

Gülümsüyorsun. “İyiyim.” Konuşma devam ediyor.

Bazen “İyiyim” tam olarak söylediği anlamı taşır. Bazen ise henüz anlatmaya hazır olmadığımız ya da anlatırken kendimizi yeterince güvende hissetmediğimiz bir şeyi koruyan bir cevaptır.

Sessizliği çoğu zaman iletişimin yokluğu olarak düşünürüz. Ancak psikolojik açıdan sessizlik; belirsizliği, kendini korumayı, utancı, yargılanma korkusunu veya yaşadıklarımızın paylaşılacak kadar önemli olmadığına dair inancı ifade edebilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca insanların kendilerine acı veren şeyler hakkında neden konuşmadıkları değildir. Asıl soru şudur: Konuşmayı en başta psikolojik açıdan riskli hissettiren nedir?

Kendini koruma biçimi olarak sessizlik

Duygusal paylaşım nötr bir eylem değildir. Birisine zorlandığımızı söylediğimizde, başkalarının bizi nasıl algıladığını değiştirebilecek bir bilgiyi açığa çıkarırız. Bu durum kişilerarası bir belirsizlik yaratır: Bunu sana söylersem ne olacak? Beni anlayacak mısın? Beni yargılayacak mısın? Bana eskisinden farklı mı bakacaksın?

Bu belirsizlik nedeniyle sessizlik bir tür kendini koruma biçimine dönüşebilir. Kendini açmanın, kişinin neyi paylaştığı ve karşısındaki kişinin buna nasıl tepki verdiği üzerinden ilişkileri ve ilişki kalitesine ilişkin algıları etkileyebileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır (Willems et al., 2020).

Haftalardır kendisini bunalmış hisseden bir öğrenciyi düşünelim. Notları düşüyor, uyku düzeni bozuluyor ve giderek arkadaşlarından uzaklaşıyor. Birisi ona her şeyin yolunda olup olmadığını sorduğunda “Sadece yorgunum” diye cevap veriyor. Bu cevap, yaşadığı sıkıntının farkında olmamasından kaynaklanmayabilir. İçsel bir hesaplamayı yansıtıyor olabilir: Aslında neler olduğunu anlatırsam açıklamak zorunda kalacağım. Ya beni anlamazlarsa? O zaman kendimi daha da kötü hissedebilirim.

Bu nedenle sessizlik kısa vadede kişilerarası riski azaltabilir. Ancak bizi rahatsızlıktan koruyan şey, aynı zamanda ihtiyaç duyduğumuz desteğe ulaşmamızı da engelleyebilir.

Sözcükleri bulmak zor olduğunda

Ancak gözden kaçırılması kolay başka bir olasılık daha vardır. Bazen kişi hissettiklerini kasıtlı olarak saklamıyordur. Ne hissettiğini kendisi de tam olarak bilmiyor olabilir. Burada aleksitimi kavramı önem kazanır. Aleksitimi tek başına bir tanı değildir; kişinin duygularını tanımlama ve ifade etmede yaşadığı güçlükleri ve dışa dönük düşünme eğilimini içeren bir psikolojik yapıdır.

“Bilmiyorum. Sadece yorgunum” diyen birini düşünelim. Aslında kaygı, üzüntü, hayal kırıklığı, utanç, yalnızlık veya bunların birkaçını aynı anda yaşıyor olabilir. Ancak bunları birbirinden ayırabilecek duygusal farkındalığa veya kelime dağarcığına sahip olmayabilir. Bu durumda “İyiyim” demek mutlaka bir yalan değildir. Kişinin o anda sahip olduğu en yakın ifade bu olabilir.

Duygusal paylaşım çoğu zaman öncesinde bir adım gerektirir: içsel deneyimi fark etmek ve anlamlandırmak. “Bunalmış hissediyorum” diyebilmeden önce, yaşadığımız şeyi tanımamız gerekir. Dolayısıyla sessizlik yalnızca kendini açma korkusundan değil, içsel deneyimi sözcüklere dönüştürmekte yaşanan güçlükten de kaynaklanabilir.

“Kimseye yük olmak istemiyorum.”

Destek aramanın önündeki bir başka engel, yaşadığımız sorunların başkaları için bir yük veya rahatsızlık olduğuna inanmaktır. Kişi, “Zaten onların da yeterince sorunu var,” “Benden daha fazla desteğe ihtiyacı olan insanlar var,” veya “Bunun üstesinden kendi başıma gelebilmeliyim” diye düşünebilir.

Bu durum, Joiner ve çalışma arkadaşları tarafından geliştirilen İntiharın Kişilerarası Kuramı’ndaki algılanan yük olma (perceived burdensomeness) kavramıyla ilişkilidir. Kuram, intihar isteğiyle ilişkili kişilerarası deneyimler arasında engellenmiş aidiyet duygusunu (thwarted belongingness), yani kişinin anlamlı bir şekilde bir yere ait olmadığını hissetmesini ve algılanan yük olmayı, yani kişinin kendisini başkaları için bir yük olarak görmesini ele alır (Van Orden et al., 2010). Ancak önemli bir nokta vardır: Bu kuram her türlü sessizlik veya geri çekilmeyi açıklamak için geliştirilmiş değildir.

“Kimseyi rahatsız etmek istemiyorum” diyen bir kişi mutlaka intihar düşünceleri yaşamıyor olabilir. Ancak bu ifade, kişinin ilişkiler içerisindeki kendi konumuna ilişkin algısının destek aramasını nasıl etkileyebileceğini gösterir. Bir kişinin ona gerçekten yardım etmek isteyen insanları olsa bile, içsel anlatısı “Onlardan bu kadar fazlasına ihtiyaç duymamalıyım” diyebilir.

Böylece psikolojik bir paradoks ortaya çıkar: Bağ kurma isteği ile başkalarına yük olma korkusu aynı anda var olabilir.

Aidiyet psikolojisi

Burada başka bir temel psikolojik ilke de önem kazanır: İnsanların anlamlı ilişkilere ve bağlantılara güçlü bir ihtiyacı vardır.

Öz-Belirleme Kuramı, başkalarıyla bağlantılı ve önemseniyor hissetmeyi ifade eden ilişkiselliği (relatedness), özerklik ve yeterlik ile birlikte üç temel psikolojik ihtiyaçtan biri olarak tanımlar (Deci & Ryan, 2000).

İlişkisellik yalnızca etrafımızda insanların bulunması anlamına gelmez. Kalabalık bir ortamda olmak yalnızlığı otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Önemli olan anlaşılmış, değerli ve bağlantı içinde olduğumuza dair algımızdır.

Bir kişi yaşadığı zorlukların fark edilmesini isteyebilir, ancak biri gerçekten fark ettiğinde ne olacağından korkabilir. Destek isteyebilir ama bunu talep ettiği için suçluluk duyabilir. Anlaşılmak isteyebilir ancak kendisinin gerçekten görülmesinden çekinebilir. Bu nedenle sessizlik, bağ kurma isteği ile kendini koruma isteği arasındaki bir çatışmaya dönüşebilir.

Stigmanın görünmez etkisi

Sessiz kalmamızın bir başka nedeni de damgalamadır.

Ruh sağlığına ilişkin stigma çoğu zaman yalnızca açıkça yargılayıcı ifadeler üzerinden düşünülür. Oysa stigma çok daha örtük bir şekilde de işleyebilir.

İçselleştirilmiş bir inanca dönüşebilir: “İnsanların dengesiz olduğumu düşünmesini istemiyorum,” “Bunun hakkında konuşacak kadar ciddi değil,” “Başkalarının gerçek sorunları var,” veya “Bundan daha güçlü olmalıyım.”

Bu durum, psikolojik güçlüklerle ilgili olumsuz stereotiplerin kişinin kendisine yöneltilmesini ifade eden kendini damgalama (self-stigma) ve kişinin diğer insanların olumsuz tepki vereceğini önceden beklemesini ifade eden beklenen stigma (anticipated stigma) ile ilişkilidir. Corrigan (2004), ruhsal bir hastalık etiketiyle ilişkilendirilmenin yaratabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların, bireylerin ruh sağlığı hizmeti aramasını ve bu hizmetlere katılımını engelleyebileceğini ortaya koymaktadır. Bir kişinin reddedilmeyi gerçekten yaşamış olması gerekmez; reddedileceğine dair beklenti bile konuşmanın hiç başlamamasına yetebilir.

Kaçınma bir başa çıkma stratejisine dönüştüğünde

Her türlü duygusal mahremiyet sağlıksız değildir. Bazen hissettiklerimizi ifade edebilmeden önce gerçekten zamana ihtiyaç duyarız. Yaşadığımız bir deneyimi başkasıyla konuşmadan önce kendi içimizde anlamlandırmak isteyebiliriz. Hemen paylaşmamayı seçmek, makul bir duygu düzenleme biçimi olabilir.

Sorun, kaçınmanın sıkıntıyla başa çıkmak için katı bir stratejiye dönüşmesiyle ortaya çıkar. Bu durum, deneyimsel kaçınma (experiential avoidance) kavramıyla yakından ilişkilidir. Deneyimsel kaçınma, kişinin istenmeyen içsel deneyimlerden kaçmaya, onları bastırmaya veya kontrol etmeye çalışmasını; bu çabaların katı ya da işlevsiz hale gelmesini ifade eder.

Başlangıçta kaçınma rahatlatıcı olabilir. Zor konuşmayı yapmazsınız ve kaygınız azalır. Yardım istemezsiniz ve bir başkasına ihtiyaç duymanın getirdiği kırılganlık hissinden kaçınırsınız.

Ancak bu geçici rahatlama davranış örüntüsünü pekiştirebilir: Konuşmak konusunda kaygılandım. Konuşmaktan kaçındım. Kaygım azaldı. Bir sonraki zor konuşma ortaya çıktığında kaçınmak daha da cazip hale gelir.

Bu, sessizliğin kendi başına sağlıksız olduğu anlamına gelmez. Buradaki temel mesele esnekliktir: Kişi mahremiyetin uygun olduğu durumlarda sessiz kalmayı seçebilirken, desteğe veya bağlantıya ihtiyaç duyduğunda iletişime yönelebiliyor mu?

Psikolojik iyi oluş her zaman rahatsızlığı tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Bazen daha geniş bir tepki repertuarına sahip olabilmek anlamına gelir.

Neyin söylenmesinin güvenli olduğunu öğreniriz

İletişim biçimlerimiz sosyal deneyimlerimiz aracılığıyla da şekillenir.

Çocukken sürekli “Ağlamayı kes” denilen bir kişi, üzüntüyü görünür biçimde ifade etmenin kabul edilemez olduğunu öğrenebilir. Güvensizliklerini ifade ettiği için alay edilen bir ergen, kırılganlığın utanç getirdiğini öğrenebilir. Yaşadığı sıkıntıyı anlatırken sürekli “Şükret yeter” denilen bir yetişkin ise zamanla yaşadıklarını anlatmayı tamamen bırakabilir.

Bu deneyimler, belirli bir ortamda hangi duyguların ifade edilebileceğine ve hangilerinin özel tutulması gerektiğine ilişkin örtük kurallar olan sosyal ve duygusal normların oluşmasına katkıda bulunur. Bu normlar kültürlere, ailelere, topluluklara ve toplumsal cinsiyet rollerine göre farklılık gösterebilir. Örneğin erkeklerin ruh sağlığı desteği arama davranışları üzerine yapılan araştırmalar, kendine yetme beklentisi ve duygusal kısıtlamanın destek aramanın önündeki potansiyel engeller arasında olduğunu göstermektedir (Winter Mokhwelepa & Sumbane, 2025; Üzümçeker, 2025). Bu, tüm erkeklerin sıkıntılarını aynı şekilde ifade ettiği veya erkekliğin başlı başına psikolojik bir sorun olduğu anlamına gelmez. Daha ziyade, toplumsal beklentilerin kırılganlığın algılanan bedelini nasıl şekillendirebileceğini gösterir.

Bu nedenle birine “Sadece açıl” demek fazlasıyla basitleştirici olabilir. İnsanların kırılganlıklarının aşağılanma veya küçümsenme yerine anlayışla karşılanacağına dair bir nedeni olduğunda kendilerini açma olasılıkları daha yüksektir.

Psikolojik güvenlik kısmen ilişkisel bir olgudur. Kırılganlığın bizi otomatik olarak aidiyet duygusundan mahrum bırakmayacağını öğrendikçe, kendimizi daha rahat açabiliriz.

“İyi misin?” sorununun sınırları

“İyi misin?” diye sormakta yanlış bir şey yoktur. Ancak bazen bu soru fazla geneldir.

Yaşadıklarını tanımlamakta veya ifade etmekte zaten zorlanan bir kişi bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemeyebilir. Ne söyleyeceğini bilmiyor olabilir. Kelimeleri bulamayabilir. Ya da içgüdüsel olarak “İyiyim” diyebilir.

Daha destekleyici bir yaklaşım, müdahaleci olmadan daha spesifik olabilir: “Son zamanlarda her zamankinden daha sessiz görünüyorsun. Aslında kendini nasıl hissediyorsun?” Ya da: “İstersen bunun hakkında konuşmak zorunda değilsin, ama son zamanlarda biraz bunalmış göründüğünü fark ettim. Konuşmak istersen buradayım.”

Aradaki fark küçük ama önemlidir. İkinci yaklaşım kişiden kendisini açmasını talep etmez. Kendini açabilmesi için bir alan yaratır. Kişilerarası riski azaltmanın bir başka yolu da uygun düzeyde kırılganlığı modellemektir. Dinleyen kişi kendi deneyimini kısaca paylaşabilir: “Ben de son zamanlarda bunalmış hissediyorum; bunu anlatmanın ne kadar zor olabileceğini biliyorum.”

Buradaki amaç karşı tarafı aynı şekilde kendini açmaya zorlamak değildir. Verilmek istenen mesaj şudur: Burada dürüst olmak için yer var.

Krize müdahaleden önlemeye

Bu noktalar, intiharı önleme açısından özellikle önem kazanır. İntiharı önleme çoğu zaman kişinin zaten kriz içinde olduğu durumlarda ne yapılması gerektiği üzerinden ele alınır. Bu müdahaleler elbette önemlidir. Ancak önleme aynı zamanda daha geniş bir soruyu gündeme getirir: İnsanların yaşadıkları psikolojik sıkıntıları krize dönüşmeden önce ifade etmelerini kolaylaştıran nasıl bir sosyal ortam yaratabiliriz?

Bu soru özellikle eylül ayında önem kazanır; çünkü 10 Eylül Dünya İntiharı Önleme Günü’dür. Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında 2024–2026 döneminin “Changing the Narrative on Suicide” temasını sürdürmekte ve eylem çağrısı olarak “Start the Conversation” ifadesini kullanmaktadır.

Aidiyet, algılanan yük olma, stigma ve yardım arama davranışı gibi psikolojik kavramlar bu daha geniş tartışmayla ilişkilidir. Bununla birlikte intihar karmaşık bir olgudur ve tek bir psikolojik mekanizmaya indirgenemez. İntiharın Kişilerarası Kuramı, belirli kişilerarası deneyimlerin intihar isteğine nasıl katkıda bulunabileceğini anlamak için kullanılan kuramsal çerçevelerden biridir (Van Orden et al., 2010).

Dolayısıyla önleme yalnızca uyarı işaretlerini tanımaktan ibaret değildir. Aynı zamanda insanların yaşadıkları sıkıntıyı görünmez tutmak zorunda hissetmeyecekleri ortamlar oluşturmaktır.

Anlatıyı değiştirmek

Belki de en önemli değişim, insanları yalnızca “daha fazla konuşmaya” teşvik etmek değildir. Asıl mesele, sıkıntı hakkında konuşmanın ne anlama geldiğini değiştirmektir.

Yardım istemek, kişinin başa çıkamayacağı anlamına gelmez. “Zorlanıyorum” demek, kişinin başkalarına yük olduğu anlamına gelmez. Kırılgan olmak, zayıf olmakla aynı şey değildir.

Psikolojik iyi oluşumuz ilişkiler, aidiyet ve sosyal destekle derinden bağlantılıdır. Bu nedenle sıkıntı hakkındaki anlatıyı değiştirmek, bireylerden yalnızca daha iyi iletişim kurmalarını istemekten fazlasını gerektirir. Aynı zamanda zor duyguların hemen utanç kaynağına dönüşmediği ilişkiler ve topluluklar yaratmayı gerektirir.

Belki de bir dahaki sefere biri “İyiyim” dediğinde, cevabın tamamen doğru ya da tamamen yanlış olduğunu varsaymak zorunda değiliz. Sadece kapıyı açık bırakabiliriz: “Tamam. Ama eğer iyi değilsen, bana bunu da söyleyebilirsin.”

Bazen sessizliği önlemek, mükemmel soruyu bulmakla başlamaz. Cevabın gidebileceği güvenli bir yer olduğunu hissettirmekle başlar.

Kaynakça

  • Corrigan, P. W. (2004). How stigma interferes with mental health care. American Psychologist, 59(7), 614–625.
  • Deci, E. L., & Ryan, R. M. (2000). The “what” and “why” of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227–268.
  • Macri, J. A., & Rogge, R. D. (2024). Examining domains of psychological flexibility and inflexibility as treatment mechanisms in acceptance and commitment therapy: A comprehensive systematic and meta-analytic review. Clinical Psychology Review, 110, 102432.
  • Üzümçeker, E. (2025). Traditional masculinity and men's psychological help-seeking: A meta-analysis. International Journal of Psychology, 60(2), e70031.
  • Van Orden, K. A., Witte, T. K., Cukrowicz, K. C., Braithwaite, S. R., Selby, E. A., & Joiner, T. E. (2010). The interpersonal theory of suicide. Psychological Review, 117(2), 575–600.
  • Willems, Y. E., Finkenauer, C., & Kerkhof, P. (2020). The role of disclosure in relationships. Current Opinion in Psychology, 31, 33–37.
  • Winter Mokhwelepa, L., & Sumbane, G. O. (2025). Men's mental health matters: The impact of traditional masculinity norms on men's willingness to seek mental health support: A systematic review of literature. American Journal of Men's Health, 19(3).
  • World Health Organization. (2026). World Suicide Prevention Day 2026: Changing the narrative on suicide.
Emina Delić
Emina Delić
Emina Delić, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nde psikoloji lisans eğitimine devam ediyor. Akademik ilgi alanları; yaşam boyu gelişim, bilişsel süreçler, kimlik oluşumu, kişilerarası dinamikler ve duygusal düzenleme başlıkları etrafında olup lisans eğitimi süresince bilişsel ve duygusal süreçlere odaklanan çeşitli eğitim programlarına katılmıştır. Psikoloji alanında kaleme aldığı yazılar fakülte kroniklerinde de yer almıştır. Yazıları aracılığıyla psikolojik kuram ile gündelik yaşam arasındaki bağı güçlendirmeyi, ruh sağlığına yönelik farkındalık yaratmayı ve psikolojik olarak iyi olmaya ilişkin daha derin bir anlayış geliştirme üzerine çalışmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar