Tıpta böyle bir tedavi yok.
Reçeteye “biraz Ege” yazılmıyor. Deniz manzarasının önerilen bir dozu, gün batımının prospektüsü, iyot kokusunun klinik bir kullanım talimatı yok. Psikoterapi ekollerinin arasında da “Bodrum’a gitmek” diye bir yöntem bulunmuyor.
Ama ben yine de bazı yerlerin insana iyi geldiğine inanıyorum.
Benim için o yer Ege. Biraz daha yaklaşırsanız, Bodrum.
Çünkü ben burada yalnızca denize girmedim. Burada anılar biriktirdim.
Babamla basket oynadım, maçlar yaptım. Annem, babam ve ben denizde saatler geçirdik. Babamla gün doğumunda binlerce kulaç attım. Yağmurda ıslandık. Akşamları manzaraya bakıp hiçbir şey yapmadan oturduğumuz zamanlar oldu. O zamanlar bütün bunların kıymetini ne kadar biliyordum, emin değilim.
Şimdi çok iyi biliyorum.
Belki çocukken insan, içinde bulunduğu anın bir gün “anı” olacağını pek düşünmüyor. Sadece yaşıyor.
Şimdi aynı manzaraya baktığımda ise bazen karşımdaki yalnızca deniz olmuyor. Babam oluyor. Annem oluyor. Çocukluğum oluyor. Ve bir zamanlar üçümüzün yan yana oturup manzarayı seyrettiği o akşamlar oluyor.
O zamanlar kendi aramızda belki adını böyle koymuyorduk ama şimdi düşündüğümde sanki manzarayı seyrederek ruhumuzu tedavi ediyorduk. Üç kişilik kocaman dünyamızın tedavi köşesi, denize açılan pencerelerdi her zaman.
Belki de bir yere bağlanmak tam olarak böyle başlıyor. Psikolojide place attachment, yani yere bağlılık, insanların belirli mekânlarla geliştirdikleri duygusal ve psikolojik bağı açıklamak için kullanılan bir kavramdır (Lewicka, 2011). Fakat bazı yerlerle kurduğumuz ilişkiyi yalnızca “orayı seviyorum” diyerek anlatmak bana yetersiz geliyor. Çünkü bazı yerler sadece sevdiğimiz yerler değildir. Bazı yerler, kim olduğumuzu hatırladığımız yerlerdir.
Bodrum benim için böyle.
Burada çocukluğum var. Dizlerimde yaralarla eve döndüğüm günler var. Düştüğüm, kalktığım, yeniden koştuğum zamanlar var. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bedenimde hâlâ bazı izler var.
Ve garip gelebilir ama o izlerin geçmesini istemiyorum.
Çünkü onlara baktığımda yalnızca bir yara izi görmüyorum. Bir yaşımı görüyorum. Bir yazı görüyorum. Çocukluğumu, ergenliğimi, hayatımın en güzel zamanlarından bazılarını görüyorum.
Bazen canımı sıkıyorlar. Bazen duygulandırıyorlar. Bazen de yalnızca bakıp gülümsüyorum.
Ama hepsi benim. Hepsi benden.
Belki beden de kendi otobiyografisini böyle yazıyor. Biz bazı anılarımızı zihnimizde saklarken bazılarını tenimiz taşıyor. Bir yara izi artık acımıyor olabilir; ama bize bir zamanlar nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı, hatta kim olduğumuzu hatırlatmaya devam edebilir. Bu yüzden her izin silinmesi gerekmiyor belki. Bazıları yalnızca iyileştiğimizin değil, yaşadığımızın da kanıtı.
Üstelik hafızamız yalnızca bedenimizde değil, çevremizde de iz bırakıyor. Bellek, geçmişi depoladığımız kapalı bir arşiv gibi çalışmıyor; anılarımız kokular, sesler, insanlar ve mekânlar gibi çeşitli ipuçlarıyla yeniden canlanabiliyor. Özellikle koku gibi duyusal ipuçlarının otobiyografik anıları güçlü biçimde çağrıştırabildiğini gösteren çalışmalar bulunuyor (Herz & Schooler, 2002). Bazen yıllardır düşünmediğimiz bir anıyı tek bir koku geri getiriyor. Bazen bir şarkı. Bazen bir rüzgâr. Bazen de yıllar önce baktığımız aynı denize yeniden bakmak.
Bu yüzden bazı yerlere geri dönmek yalnızca coğrafi bir dönüş değil. İnsan bazen eski bir hâline de dönüyor.
Ben burada sevmeyi öğrendim. Eğlenmeyi öğrendim. Anı biriktirmeyi öğrendim. Düştüm, kalktım, yaralandım. Büyüdüm.
Irmak’la burada tanıştım mesela. Kan bağı gerekmeden de kardeş olunabileceğini burada öğrendim. Bir zamanlar hayatımda olmayan bir insanın zamanla hayatımın en yakınlarından biri oluşuna burada şahit oldum. Ailem dediğim insanlardan bazılarını burada tanıdım.
Sanırım Bodrum’u benim için bu kadar özel yapan şeylerden biri de bu: Hayatımın farklı dönemlerindeki “ben”lerin hepsi burada bir yerde hâlâ duruyor gibi.
Çocuk olan ben. Ergen olan ben. Hangi üniversiteye gideceğini burada öğrenen ben. Babasıyla basket oynayan ben. Annesiyle denize giren ben. Üç kişi olup tüm dünyadan uzaklaşan ben. Arkadaşlarıyla kahkahalar atan ben. Düşüp dizini yaralayan ben. Birilerini ilk kez tanıyan, bazılarını çok seven, bazılarına veda eden ben.
Ve bugün bütün bunları hatırlayarak aynı denize bakan ben.
Hepsi aynı yerde buluşuyor.
Belki bazı yerlerin insanları sakladığını düşünmem de bundan. Yasın garip taraflarından biri bu olabilir. Birini kaybettiğimizde onunla kurduğumuz ilişki bir anda yok olmuyor. Yas literatüründeki continuing bonds yaklaşımı da kaybedilen kişiyle kurulan bağın ölümle bütünüyle sona ermek zorunda olmadığını; bu ilişkinin anılar, semboller ve kişinin yaşamındaki farklı bağlantılar aracılığıyla başka bir biçimde devam edebileceğini öne sürer (Klass et al., 1996). İnsan artık fiziksel olarak yanımızda değil ama onunla ilişkimiz anılarda, alışkanlıklarda, cümlelerde, eşyalarda ve mekânlarda başka bir biçimde devam edebiliyor. Bu nedenle bazı yerler, kaybettiğimiz insanlara açılan küçük kapılara dönüşebiliyor.
Bodrum’da bazı yerlere baktığımda babamı hatırlamam tesadüf değil. Çünkü hafızam onu buraya da kaydetti. Basket oynadığımız yere. Yüzdüğümüz denize. Gün doğumuna. Yağmura. Birlikte baktığımız manzaraya.
Belki bu yüzden bazı manzaralar aynı anda hem çok güzel hem de biraz acı olabiliyor. Bir yeri çok severken kalbinizin hafifçe sıkışması mümkün. Bir anıya gülerken birkaç saniye sonra gözlerinizin dolması da.
Bunların birbirini dışlaması gerekmiyor. İnsan aynı anının içinde hem sevgiyi hem kaybı taşıyabiliyor.
Belki özlemek tam olarak biraz böyle: “Keşke yine olsa” ile “iyi ki olmuş” arasındaki yerde durmak.
Ben Bodrum’da ikisini de hissediyorum.
Çocukken büyümeyi zamanın ilerlemesi sanıyoruz. Yaşımız artacak, boyumuz uzayacak, okul bitecek ve bir gün yetişkin olacağız. Sonra büyüdükçe fark ediyoruz ki büyümek biraz da biriktirmekmiş.
İnsan biriktirmek. Vedalar biriktirmek. Kahkahalar, yanlış kararlar, ilkler, sonlar, düşmeler, kalkmalar…
Ve izler.
Bazıları zihnimizde. Bazıları bedenimizde. Bazıları ise belirli bir coğrafyada kalıyor.
Belki bu nedenle geçmişteki her şeyi geride bırakmak zorunda olduğumuz fikrine hiçbir zaman tam olarak inanamıyorum. Çünkü ben geçmişimi geride bırakırsam bugünkü beni oluşturan parçaların bir kısmını da geride bırakmış olurum.
Bodrum’a geldiğimde bunu daha çok hissediyorum. Buradaki bir sokak bana başka bir yaşımı hatırlatıyor. Deniz başka bir yazı. Bir manzara babamı. Bir kahkaha arkadaşlarımı. Bir rüzgâr sesi annemi. Ve bedenimdeki küçücük bir iz bile yıllar önceki beni bugünkü bana bağlıyor.
İnsan değişiyor ama tamamen kopmuyor.
Psikolojide buna benlik sürekliliği (self-continuity) açısından bakabiliriz. Benlik sürekliliği, geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki benliğimiz arasında öznel bir bağlantı ve devamlılık hissi kurabilmemizle ilişkilidir (Sedikides et al., 2023). Geçmişte olduğumuz kişiyle bugün olduğumuz kişi arasında bir bağ kurabilmek, hayat hikâyemizi birbirinden kopuk sahneler yerine bize ait bir bütün olarak görebilmek…
Benim bu sürekliliğimin haritasında Ege’nin çok büyük bir yeri var.
“Deniz insana iyi gelir” demek kolay. Ama artık bunun benim için daha kişisel olduğunu düşünüyorum. Belki beni iyileştiren yalnızca deniz değil. Denizin bana hatırlattıkları.
Babamla yüzdüğümü hatırlamak. Annemle babamın yanımda olduğu zamanları hatırlamak. Akşamları manzaraya baktığımızı hatırlamak. Irmak’la tanıştığım günleri, arkadaşlıkları, kahkahaları, yaz gecelerini, büyürken yaptığım hataları ve düştüğüm yerden kalktığım zamanları hatırlamak.
Belki bazı yerler bize iyi gelir çünkü orada kendimize ait çok fazla kanıt vardır.
“Ben yaşadım.”
“Ben sevdim.”
“Ben sevildim.”
“Ben buradaydım.”
diyebildiğimiz kanıtlar.
Bazen bir fotoğraftır bu. Bazen bir yara izi. Bazen artık yanımızda olmayan biriyle paylaştığımız bir manzara.
Elbette Ege’nin herkesi iyileştirdiğini söyleyemem. Bir psikolog olarak bir coğrafyaya klinik anlamda tedavi edici bir güç atfetmenin bilimsel bir karşılığı olmadığını biliyorum. Ancak doğayla temasın ruh sağlığı ve psikolojik iyi oluşla ilişkisini inceleyen araştırmalar bulunuyor; bu ilişkinin nasıl ortaya çıktığı ise doğanın özellikleri, kişinin deneyimi ve sosyal bağlam gibi pek çok etkene bağlı olabiliyor (Barnes et al., 2019).
Benim söylemek istediğim biraz daha kişisel.
Ben buraya geldiğimde hayatımdaki bütün acılar ortadan kalkmıyor. Babamla yeniden basket oynayamıyorum. Geçmişe dönemiyorum. Çocukluğumu tekrar yaşayamıyorum. Bedenimdeki izlerin oluştuğu günlere geri gidemiyorum.
Ama belki iyileşmek zaten her zaman geri almak, unutmak ya da silmek değildir.
Bazen olanı hayat hikâyemizin içine yerleştirebilmektir.
Acıtmadan hatırlamak değil; acıtsa bile hatırlayabilmek.
Bir anıya bakıp hem gözlerinin dolmasına hem de gülümsemene izin verebilmek. Kaybettiğin şeylerin yanında, yaşamış olduğun için minnet duyduğun şeyleri de taşıyabilmek.
Ben Ege’de biraz bunu yapıyorum.
Bazen denize bakıyorum ve çocukluğumu görüyorum. Bazen babamı. Bazen annemi. Bazen annemle babamla birlikte olduğumuz o eski hâlimizi. Bazen arkadaşlarımı. Bazen hayatımın en güzel yaşlarını. Bazen de yalnızca bugünkü kendimi.
Hepsi aynı manzaranın içinde birbirine karışıyor.
Belki bu yüzden burayı bu kadar çok seviyorum.
Çünkü Bodrum benim için yalnızca bir tatil yeri değil.
Hayatımın tanığı.
Ben burada büyüdüm. Burada sevdim. Burada sevildim. Burada düştüm. Burada yaralandım. Burada iyileştim.
Ve bazı izlerim hâlâ duruyor.
İyi ki de duruyorlar.
Çünkü hepsi benim.
Hepsi benden.
Tıpta yeri yok belki.
Ama benim ruhumun haritasında yeri çok belli:
Biraz tuz kokuyor, biraz güneşte yanmış ten gibi.
Biraz çocukluğum, biraz babam, biraz annem, biraz dostluk.
Ve çokça Ege.
Kaynakça
- Barnes, M. R., Donahue, M. L., Keeler, B. L., Shorb, C. M., Mohtadi, T. Z., & Shelby, L. J. (2019). Characterizing nature and participant experience in studies of nature exposure for positive mental health: An integrative review. Frontiers in Psychology, 9, 2617. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2018.02617
- Herz, R. S., & Schooler, J. W. (2002). A naturalistic study of autobiographical memories evoked by olfactory and visual cues: Testing the Proustian hypothesis. The American Journal of Psychology, 115(1), 21–32.
- Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (Eds.). (1996). Continuing bonds: New understandings of grief. Taylor & Francis.
- Lewicka, M. (2011). Place attachment: How far have we come in the last 40 years? Journal of Environmental Psychology, 31(3), 207–230. https://doi.org/10.1016/j.jenvp.2010.10.001
- Sedikides, C., Hong, E. K., & Wildschut, T. (2023). Self-continuity. Annual Review of Psychology, 74, 333–361. https://doi.org/10.1146/annurev-psych-032420-032236


