Perşembe, Eylül 3, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Gördüğümüz Şiddet mi Arttı, Yoksa Görmezden Gelmek mi Zorlaştı?

Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddet hakkında konuşurken ilk fark ettiğim şey, artık yalnızca olayların kendisinden değil, bu olayların toplumda yarattığı tepkiden de söz ediyor oluşumuz. Hayvanlara yönelik şiddet uzun zamandır var; ancak bugün bu şiddet daha kolay görünür oluyor, daha hızlı yayılıyor ve daha geniş bir toplumsal tartışmanın içine giriyor. Bu durum bize önemli bir soru bırakıyor: Gerçekten daha fazla şiddet mi var, yoksa geçmişte görmediğimiz şeylerle bugün daha fazla karşılaştığımız için mi böyle hissediyoruz? Bu ikisini birbirinden ayırmak kolay değil. Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin yıllar içindeki değişimini aynı ölçütlerle karşılaştırabileceğimiz kapsamlı ve düzenli veriler yeterli olmadığı için, bugün gördüğümüz olayların sayısına bakarak “şiddet arttı” sonucuna varmak doğru olmaz. Görünürlükteki artış ile gerçek sıklıktaki artış aynı şey değil. Ama görünürlüğün artması da önemsiz bir ayrıntı değil. Çünkü bir toplumun neye tepki verdiği, neyi konuştuğu ve neyin karşısında sessiz kaldığı, o toplumun değerleri hakkında çok şey söyler.

Şiddete Bakışımız Değiştiğinde

Şiddet çoğu zaman bir anda normalleşmez. İnsanların kullandığı dil değiştikçe, bazı davranışlar da yavaş yavaş kabul edilebilir hâle gelir. Bir hayvanın acısı karşısında “Ne olacak ki?” denildiğinde, aslında yalnızca bir olay küçümsenmiş olmaz. O canlının yaşadığı acının önemsenmeye değer olup olmadığı da belirlenmiş olur.

“Sonuçta hayvan.”

Bu cümle kısa ama arkasında oldukça güçlü bir düşünce var: Hayvanın yaşamının ve acısının, insanın yaşamı ve acısı kadar önem taşımadığı düşüncesi. İnsan merkezli bu bakış, hayvanlara yönelik şiddetin anlaşılmasında önemli bir yere sahip. Çünkü bir canlıyı yalnızca bize ne kadar benzediği üzerinden değerlendirirsek, onun acısını da kendi acımıza ne kadar yakın gördüğümüze göre ölçmeye başlarız. Oysa acının değerini belirleyen şey, onu yaşayan varlığın bizimle aynı dili konuşup konuşmaması olmamalı. Burada mesele yalnızca hayvanlara karşı duyarlı olup olmamak da değil. Bir toplumun kendisinden daha güçsüz olanla nasıl ilişki kurduğu, güç kavramını nasıl kullandığını da gösteriyor. Sosyolojik açıdan baktığımızda, toplumların yalnızca insanlar arasındaki ilişkiler üzerinden kurulmadığını da görüyoruz. İnsanların hayvanlarla, doğayla ve kendilerinden daha güçsüz olan canlılarla kurduğu ilişki de toplumsal değerlerin bir parçası. Bir toplumun güçsüz olana nasıl davrandığı, aslında gücü nasıl tanımladığını gösteriyor.

Gücün sorumluluk getirdiği bir yerde güçlü olan, kendisini savunamayanı korur. Gücün üstünlük anlamına geldiği bir yerde ise güçsüz olan, kolaylıkla değersizleştirilebilir. Hayvanlara yönelik şiddetin toplumsal boyutunu biraz da buradan okumak gerekiyor.

Şiddet Görmek Bizi Şiddete Karşı Daha Duyarlı mı Yapıyor?

Bugün şiddetin görünürlüğü arttıkça başka bir sorunla da karşı karşıya kalıyoruz: Şiddete sürekli maruz kalmak. Bir hayvanın öldürüldüğü görüntüyü görüyoruz. Ardından başka bir olay geliyor. Sonra başka bir olay. Bir süre sonra daha önce bizi uzun süre düşündürecek bir görüntü, birkaç saniye bakıp geçtiğimiz bir içerik hâline gelebiliyor. Burada insanın kendi psikolojik sınırları devreye giriyor. Sürekli karşılaşılan bir uyaranın zamanla daha tanıdık hâle gelmesi, ilk karşılaşmadaki yoğun tepkinin azalmasına neden olabilir. Bu, kişinin vicdansızlaştığı anlamına gelmez. Fakat şiddetin sürekli gündelik hayatımıza girmesi, ona verdiğimiz tepkinin biçimini değiştirebilir. Beni burada düşündüren şey, şiddetin artık yalnızca yaşanan bir olay değil, aynı zamanda tüketilen bir görüntü hâline gelmesi. Bir canlının acısı birkaç saniye izleniyor, öfkeleniliyor, yorum yapılıyor ve ardından hayat devam ediyor. Bu döngü tekrarlandıkça şiddet de gündelik hayatın sıradan görüntülerinden biri hâline gelebiliyor. Belki de bu nedenle bugün yalnızca “Şiddet arttı mı?” sorusuna değil, “Şiddetle bu kadar sık karşılaşmak bizi nasıl değiştiriyor?” sorusuna da bakmamız gerekiyor. Çünkü şiddete alışmak ile şiddeti onaylamak aynı şey değil. Fakat şiddet karşısında şaşırma kapasitemizin azalması, üzerinde düşünmemiz gereken bir durum. Bir noktadan sonra insan, korkunç olanı yalnızca korkunç olduğu için değil, artık tanıdık olduğu için daha az hissedebiliyor.

Mesele Hayvanlardan Daha Büyük

Hayvanlara yönelik şiddeti yalnızca hayvan sevgisi üzerinden ele aldığımızda, meselenin toplumsal tarafını daraltmış oluyoruz. Aslında burada acının kim tarafından yaşandığına verdiğimiz değeri konuşuyoruz. Kendini savunamayan bir canlının hayatı bizim için ne kadar önemli? Konuşamayan bir canlının yaşadığı acıyı ne kadar ciddiye alıyoruz?

Bize ait olmayan bir yaşam biçimine karşı sorumluluk hissedebiliyor muyuz?

Bunlar, hayvanlarla ilişkimizin ötesine geçen sorular. Çünkü birlikte yaşamak, yalnızca bize benzeyenlerle yaşamayı öğrenmek değildir. Farklı ihtiyaçları olan, kendisini bizim gibi ifade edemeyen ve bizim kurduğumuz toplumsal düzen üzerinde söz sahibi olmayan canlıların da varlığını hesaba katabilmektir. Bu açıdan bakıldığında hayvanlara yönelik şiddet, toplumun empati kapasitesine ilişkin de bir şey söyler. Empati, yalnızca sevdiğimiz ya da bize benzeyen birine karşı duyduğumuz yakınlık değildir. Kendimizden farklı olanın yaşadığı deneyimi önemseyebilme kapasitesidir. Bu nedenle bir hayvanın acısını önemsemek, yalnızca hayvanlara ilişkin bir duyarlılık meselesi değildir. Güçsüz olanın hakkını gözetebilme kapasitemizle de ilgilidir.

Acıyı nasıl değerlendiriyoruz?

Hayvanlara yönelik şiddeti konuşurken dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Acıyı nasıl değerlendiriyoruz? Bir canlının acısı bize ne kadar yakınsa o kadar mı önemli? Bir hayvan kendisini savunamadığı için mi daha kolay hedef oluyor? Ve bir toplum, savunmasız olanın acısına ne kadar alan açabiliyor? Bence bu soruların cevapları, hayvanlara yönelik şiddetin çok ötesine uzanıyor. Çünkü bir toplumun vicdanı yalnızca birbirine nasıl davrandığıyla değil, gücün karşısında daha güçsüz olanın ne kadar korunabildiğiyle de ilgilidir. Bugün Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin geçmişe göre kesin olarak ne kadar arttığını söylemek için yeterli veriye sahip değiliz. Bunu söylemek için daha uzun dönemli ve karşılaştırılabilir verilere ihtiyacımız var. Fakat şiddetin daha görünür olduğu açık. Ve bu görünürlük bize iki farklı şey yapma imkânı veriyor: Ya gördüklerimize alışıp geçiyoruz ya da gördüklerimiz üzerine düşünmeye başlıyoruz. Bir toplumun ne kadar şiddet gördüğünden çok, gördüğü şiddet karşısında ne yaptığına bakmak gerekiyor. Çünkü acı görünür olduğunda, ona nasıl karşılık verdiğimiz bizimle ilgili bir şey söylüyor. Ve belki bugün kendimize sormamız gereken soru hâlâ aynı: Gördüğümüz şiddet mi arttı, yoksa artık görmezden gelmek mi zorlaştı?

Melissa Arslan
Melissa Arslan
Melissa Arslan, Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans derecesi aldıktan sonra aile, ilişki, evlilik ve cinsel danışmanlık alanlarında çalışmalarına aktif olarak devam etmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ekolü temelinde; danışanların ihtiyaçlarına göre Şema Terapi, NLP ve ACT temelli tekniklerden yararlanmakta, gerekli durumlarda sistemik bakış açısıyla Aile Dizimi yaklaşımını sürece entegre etmektedir. Eklektik bir anlayışla yürüttüğü danışmanlık sürecinde, her danışanın bireysel deneyimini merkeze almayı önemser. Çocuklarla yapılan çalışmalarda oyun ve masal temelli yöntemlerden yararlanmakta; resim analizi ve yaşa uygun gelişimsel değerlendirme araçları aracılığıyla ebeveynlere rehberlik sağlamaktadır. Danışmanlık sürecinde en çok önem verdiği unsur, danışanların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri güvenli bir alan oluşturmaktır. Bu sayede duygularını ve yaşantılarını rahatlıkla paylaşabilmelerine olanak tanımayı ve her seansta kendilerini güvende hissetmelerini sağlamayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar