BİR PSİKOLOĞUN MEKTUBU Sevgili Sen, Bugün 1 Eylül. Takvimlerin ve rüzgârın aynı anda fısıldadığı o eşikte bu sefer yazarından sana bir mektup getirdim. Şehrin sokaklarında adımlarken ayağımızın altında ezilen ya da rüzgârla savrulan ilk sarı yapraklar, sadece bir mevsimin değişimini değil; hayatın o kesintisiz, durdurulamaz akışını hatırlatıyor bize.
Eylül geldiğinde çoğumuz rüzgâra kapılan o yapraklara bakarız da, her savruluşun bir son olduğunu sanırız. Oysa savrulmak, kaybolmak demek değildir. Bir yaprağın dalından ayrılıp rüzgârda süzülmesi, sadece bir form değişimidir; toprağa, özüne, yeniden başlama ihtimaline doğru atılmış somut bir adımdır.
Rüzgârın Kütüphanesi’ni hatırlarsınız belki, sonbaharı ve yapraklarını konuştuğumuz o yazı… Tekrar hatırlamak istersen çok uzağında değil. Bu hayatın içinde hepimiz zaman zaman savruluyoruz.
Bazen planlarımız, bazen güvendiğimiz bağlar, bazen de kendi içimizde büyüttüğümüz illüzyonlar dökülüyor üzerimizden. Ama sana bugün pes etmekten, vazgeçmekten ya da arkana bakmadan gitmekten bahsetmeyeceğim. Çünkü benim sana fısıldamak istediğim asıl hakikat tutunmakla değil, nasıl devam ettiğinle ilgili.
Şu somut ve yalın dünyada durup bir etrafına bakmanı istiyorum. Nefes aldığımız, adımlarımızın yere bastığı bu yaşamda ölüm hariç hiçbir şey nihai bir çaresizlik taşımaz. Kapanan her kapının arkasında yeni bir alan, düğüm olan her cümlenin sonunda bir nokta ve ardından gelen taze bir paragraf vardır.
Karşılaştığımız engeller, yaşadığımız hayal kırıklıkları ya da yolumuzun kesiştiği zorluklar bizi durdurmak için değil; bize kendi gücümüzü ve yöntemlerimizi hatırlatmak için var. Dünyada çözümü olmayan tek bir durak varken, henüz nefes alıyorken her şeyi bir çıkmaza mahkûm etmek kendimize yaptığımız en büyük haksızlıktır. Evet zaman zaman her gecenin bir sabahı vardır diyemeyiz; öyle ki geceler sabahlarla aynı olur hala gelir.
Fakat bazen öyle anlar olur ki sabahı olmayan bir gece, gece ile aydınlanır. Her gecenin bir sabahı yoktur ama her karanlığın bir aydınlığı illaki vardır; keşfetmediğin tek şey ise ne zaman ve nasıl olacağıdır. Peki, biz neden bu çözümlere ulaşmakta bu kadar zorlanıyoruz?
Cevap çoğu zaman içimizde büyüttüğümüz o devasa yapıda gizli: Ego, özünde kalbimiz yara almasın diye ruhumuza sürdüğümüz bir merhem, bizi hayatta tutan sessiz bir panzehirdir aslında. İlk anda sınırlarımızı çizer, fırtınada sığınak olur bize. Ancak o panzehirin dozunu kaçırdığımızda, korusun diye parmaklarımızın arasında tuttuğumuz o madde yavaşça kanımıza karışır ve bizzat zihnimizi zehirlemeye başlar.
Bir insanın gerçekle, kendi sorumluluğuyla ve derinleşebilme cesaretiyle yüzleşmekten kaçıp saniyeler içinde kurduğu o alel acele bahaneler, işte bu zehrin en somut tezahürüdür. Çözüm aramaktan ürküp aniden arkasını dönen insan, aslında karşısındakinden değil, egoyla zehirlenmiş kendi iç dünyasından kaçar. Aşırıya kaçan ego; sahibini korumak adına içeri kilitlerken, sarıp sarmalamak yerine onu sığ bir kaçışın içinde içten içe çürütür.
Ego, sürekli bir savunma mekanizmasıyla yaşar. Kırılmaktan korktuğu için zırhlar giyer, incindiğini saklamak için kibirlenir, haklı çıkmak adına duygularını bastırır ve en çok da "ne derler" korkusuyla kendi hakikatini halının altına süpürür. Oysa egonun yönlendirdiği bir hayat, sürekli bir rolü oynamaktan öteye geçmez.
Gerçek özgürlük, egonun o kaskatı zırhlarını çıkarıp duygularınla yüzleşebilmektir. Üzüldüğünde "üzüldüm" diyebilmek, özlediğinde bunu kabul etmek, bir istek duyduğunda onun peşinden gidecek cesareti göstermek zayıflık değildir. Tam aksine, duygularının sorumluluğunu alabilen insan, hayatın en güçlü aktörüdür.
Burada bahsettiğim şey, anlık arzuların peşine takılıp savrulmak ya da sorumluluktan kaçan bir sorumsuzluk sergilemek değil elbette. Canın her istediğinde absürt çıkışlar yapmak, çocukça bir başkaldırıdır. Benim sana bahsettiğim, yetişkin olgunluğuyla alınan kararların arkasında durabilme gücüdür.
Ne istediğini bilmek, o isteğin getirdiği zorlukları ve bedelleri göze almak, kendi hayatının sorumluluğunu tamamen üstlenmektir. İnsan, kendi arzularının ve duygularının sorumluluğunu aldıkça olgunlaşır; olgunlaştıkça da o yapay ego duvarlarına ihtiyacı kalmaz. İşte tam bu noktada karşına en büyük gürültü çıkar: Çevredeki diğer beyinler, bakışlar, fısıltılar ve bitmek bilmeyen yargılar.
Etrafımız, bizim adımıza nasıl yaşamamız gerektiğini bildiğini iddia eden seslerle dolu. Başkalarının zihninde yarattığımız imajı korumaya çalışmak, adeta kendi hayatımızın direksiyonunu o insanlara teslim etmektir. Oysa kendi yolunu yürümek isteyen bir bireyin ilk yapması gereken şey, dış dünyadaki bu gürültüyü sessize almayı öğrenmektir.
Bakışları görmezden gelmek, her kafadan çıkan bir sesi zihninin içinde yankılatmamak bir tercih değil, psikolojik bir zorunluluktur. Kendi sesini duyabilmen için, dışarıdaki amansız uğultunun sesini kısmak zorundasın. Başkalarının beklentilerini doyurmaya çalışırken harcadığın enerjiyi, kendi isteklerin için çabalamaya ayırdığında hayatın ne kadar sadeleştiğini ve berraklaştığını göreceksin.
Onları sessize almayı başardığında aslında senin sandığın o eşsiz fikirlerin tek bir harfinin dahi sana ait olmadığını göreceksin. Eylül, dökülen yapraklarıyla bize sadece mevsimin bittiğini söylemez; yeni başlangıçların zeminini hazırlar. Savrulan her yaprak, toprağı besler ve baharda açacak yeni filizlere yer açar.
Hayatımızdaki değişimler de böyledir. Bir şeyler değişiyorsa, yol şekil değiştiriyorsa bu bir vazgeçiş değil; kendi gerçeğimize doğru attığımız taze bir adımdır. Çabalayacağız, arzulayacağız, sorumluluk alacağız ve hepsinden önemlisi duygularımızı yaşamaktan korkmayacağız.
Şimdi bu Eylül sabahında senden tek bir şey istiyorum, Sevgili Sen. Elini kalbine koy ve etraftaki tüm sesleri birkaç dakikalığına kapat. Başkalarının ne düşündüğünü, egonun sana neyi dayattığını bir kenara bırak.
Çözümü olan hiçbir şey için umudunu kaybetme. Yolunu kaybettiğini düşündüğün her an içindeki parlak ve muazzam ışığa sahip “yıldızını” bul; o seni egondan ve fısıltılardan uzak, bulmak istediğin o yola götürecektir. Hayatının sorumluluğunu al, isteklerinin peşinden git ve kendi duygularına dürüstçe sarıl.
Çünkü bu hayat, başkalarının bakışlarını izlemek için değil; kendi hikâyenin çabasını gururla taşımak için var. Ve unutma, ölümden başka her şeyin bir yolu, bir iyileşme biçimi ve yepyeni bir başlangıcı vardır. Yeni mevsim; karanlıktan kaçmak için acele adımlar attığın ve başkalarının zihninde kusursuz bir bütünü oynadığın değil, kendi içindeki yıldızına güvenip kırıklıklarınla ışıldadığın bir an olsun.


