Çoğumuz başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü önemsemediğimize inanmak isteriz. Kendisi olmaktan çekinmeyen insanlara hayranlık duyarız. “Herkesi memnun edemezsin” gibi cümleleri tekrarlar ve kendimize başkalarının fikirlerinin bu kadar önemli olmaması gerektiğini söyleriz. Yine de görüldü olarak bırakılan bir mesaj, neyi yanlış yaptığımızı sorgulamamıza yetebilir. Birinin ses tonundaki küçücük bir değişiklik, bütün konuşmayı zihnimizde tekrar tekrar canlandırmamıza neden olabilir. Bir fikrimizi yumuşatabilir, komik bulmadığımız bir şakaya gülebilir ya da odada kim olduğuna bağlı olarak kendimizin biraz farklı bir versiyonuna dönüşebiliriz. Peki neden bu kadar çok sevilmek istiyoruz? Basit cevap şu: Kabul görmek istemek insani bir ihtiyaçtır. Daha karmaşık olan soru ise sevilmek istemenin, sevilmeye ihtiyaç duymaya dönüştüğünde ne olduğudur. Psikolog Carl Rogers, insanların temel bir olumlu kabul ihtiyacına sahip olduğunu düşünüyordu. Çevremizdeki insanlardan, özellikle de hayatımızın erken dönemlerindeki önemli kişilerden sıcaklık, sevgi ve kabul görmek isteriz. Sorun, bu kabulü koşullu olarak deneyimlemeye başladığımızda ortaya çıkar. Rogers bunu değer koşulları (conditions of worth) olarak adlandırır. Zamanla kendimizin bazı versiyonlarının diğerlerinden daha fazla kabul gördüğünü öğrenebiliriz. Belki başarılı olduğumuzda takdir edilir ama başarısız olduğumuzda hayal kırıklığıyla karşılaşırız. Belki uyumlu olmak çatışmayı önler. Belki komik olmak bize ilgi kazandırır. Belki öfkemizi ifade ettiğimizde insanlar bizden uzaklaşır. Yavaş yavaş öğrendiğimiz şey şuna dönüşebilir: Benim bu halimi sevmek daha kolay. İşte sevilme isteği, kim olduğumuzu sessizce şekillendirmeye burada başlayabilir.
Bu süreçleri hikayelerin içinde gördüğümüzde fark etmek çok daha kolay hale gelir. Özellikle popüler kültür, bu değişimleri ilgi çekici bir açıklıkla yansıtabilir. Mean Girls bunun neredeyse kusursuz bir örneğidir. Ana karakterimiz Cady, North Shore Lisesi'ne Regina George olmak isteyerek gelmez. Uyum sağlar. Sosyal kabulün nasıl kazanıldığını öğrendikçe giyim tarzını, davranışlarını ve sonunda diğer insanlara nasıl davrandığını değiştirir. Bir yere ait olma arzusu, giderek kendisi gibi davranmaktan daha güçlü hale gelir. Biz de bazı durumlarda Cady'nin daha küçük versiyonlarını kendimizde görebiliriz. Belirli arkadaşların yanında değişen kişiliğimizi. Sevilmeyebilir diye dile getirmediğimiz fikrimizi. Birini hayal kırıklığına uğratmamak için koymadığımız sınırları. Jennifer Crocker'ın koşullu öz değer üzerine yaptığı araştırmalar, bunun neden bu kadar güçlü hale gelebildiğini anlamamıza yardımcı olur. Crocker'a göre insanlar öz değerlerini neyin üzerine kurdukları konusunda birbirlerinden farklılaşır. Bazıları için öz değer büyük ölçüde akademik başarıya ya da dış görünüşe bağlı olabilir. Bazıları içinse başkalarının onayına. Onay, öz değerimizin temellerinden biri haline geldiğinde reddedilmenin anlamı değişir. Artık yalnızca “Bu kişi beni sevmiyor” değildir. “Demek ki bende yanlış olan bir şey var” haline gelir. Bu ayrım önemlidir çünkü değerimiz dışarıdan gelen onaya bağlı olduğunda, bu onayı korumak tam zamanlı psikolojik bir işe dönüşebilir. Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi aynı sorunun başka bir versiyonunu ele alır. Dorian giderek güzelliğe, hayranlığa ve dünyaya sunduğu imaja kapılır. Dış görünüşü değişmeden kalırken gizlenen portresi seçimlerinin sonuçlarını taşır. Bu oldukça uç bir metafordur ama şaşırtıcı derecede moderndir. Kabul edilebilir bir imajı korumak, o imajın altında aslında kim olduğumuzu bilmekten daha önemli hale geldiğinde ne olur? Bugün o portre biraz farklı görünebilir. Bir Instagram profili, özenle yönetilen bir kişilik ya da yalnızca diğer insanların kabul etmesinin daha kolay olacağına inandığımız bir versiyonumuz olabilir. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu mücadeleye ilginç bir açıdan yaklaşır çünkü amaç başkalarının ne düşündüğünü önemsemeyi tamamen bırakmak değildir. Bu zaten pek gerçekçi olmazdı. Bunun yerine ACT, reddedilmekten kaçınmanın hayatımızı ne zaman yönlendirmeye başladığını fark etmemizi ister. Hayır demenin birini hayal kırıklığına uğratabileceğinden korktuğum için evet diyorsam, fikir ayrılığı beni kaygılandırdığı için sessiz kalıyorsam ya da kendim olmak reddedilme ihtimali taşıdığı için değişiyorsam davranışlarım giderek rahatsız edici içsel deneyimlerden kaçınmak etrafında şekilleniyor demektir. ACT bizi yeniden değerlerimize yöneltir. Soru artık “Bunu yaparsam beni severler mi?” olmaktan çıkar ve “Ben kendimi bu şekilde mi ortaya koymak istiyorum?” haline gelir. Bu bize kabul göreceğimizin garantisini vermez. Hatta değerlerimize göre yaşamak bazen tam da kaçınmaya çalıştığımız şeylere tahammül etmeyi gerektirir: hayal kırıklığına, eleştiriye, rahatsızlığa ya da sadece yanlış anlaşılmaya. Belki de psikolojik özgürlük, artık kimsenin bizi sevip sevmediğini umursamadığımız bir noktaya ulaşmak değildir. Bağ kurmak önemlidir. Ait olmak önemlidir. Sevilmek önemlidir. Fark, başkalarının onayının çok değer verdiğimiz bir şey mi yoksa kendimizi değerli hissedebilmek için ihtiyaç duyduğumuz bir şey mi olduğunda yatar. Belki de kendimiz olmayı öğrenmek, şaşırtıcı derecede rahatsız edici bir gerçeği kabul etmeyi gerektirir: Herkesin sevebileceği birine dönüşmek, artık kendimizin bile tam olarak tanıyamadığı birine dönüşmemize neden olabilir. Bu sebeple hepimizin asıl amacı herkes tarafından sevilmek değil, kimse bakmıyorken bile tanıyabildiğimiz ve sevebildiğimiz biri olmalıdır.
Kaynakça
- Rogers, C. R. (1961). On becoming a person: A therapist's view of psychotherapy. Houghton Mifflin Company.
- Crocker, J., & Park, L. E. (2012). Contingencies of self-worth. In M. R. Leary & J. P. Tangney (Eds.), Handbook of self and identity (2nd ed., pp. 309–326). The Guilford Press.


