Leon Festinger tarafından ortaya atılan Bilişsel Çelişki Teorisi, insanın inançları, arzuları, içinde bulunduğu gerçeklik etkenleriyle ortaya çıkan zihinsel huzursuzluğu anlatır. İstenmeyen bir işte, ortamda veya ilişkide bulunmaya devam eden kişide zihin iki zıtlığı aynı anda işlemeye başlar. İlk düşünce ‘Ben özgür, kendi seçimlerini yapan ve değerleri olan bir bireyim.’ diğer düşünce ise tam zıddı olan ‘Şu an olmak istemediğim, bana uymayan bir yerde ve kişilerle vakit geçiriyorum.’ düşüncesidir. Kişinin olmak istediği ve istemediği durumla baş başa kalması veya bu durumda tutarsız davranmasıdır.
Hatta bu durum daha da ilerleyen süreçlerde tükenmişlik, depresif, umutsuzluk gibi duyguları da beraberinde getirebilir. İstenmeyen bir işte çalışıyorsunuz, işe giderken ayaklarınızın geri geri gittiğini hissettiniz mi? Veya potansiyelinizi tam olarak yansıtamadığınızı? Aynı durum sosyal ortamlarda veya ilişkide de karşımıza çıkabilir. Hoşlanmadığımız insanların bulunduğu bir masada adapte olma zorluğu veya isteksizliği yaşadığınız oldu mu? Eğer bunlara cevabınız evet ise muhtemelen zihninizde iki düşünce çatışıyor olabilir.
Bahsettiğimiz bu zıtlık sanki arka planda sürekli çalışan ağır bir bilgisayar programı gibidir. Bedenin o ortamdadır ama zihnin sürekli ‘Buradan nasıl çıkarım?’ ya da ‘Keşke gelmeseydim, başka bir yerde olsaydım.’ düşüncesiyle enerjini tüketir. O ortamdan çıkıp alanına döndüğünde hiçbir şey yapmamış olsan bile ağır bir yorgunluk hissedebilirsin. Bu yorgunluğun sebebi fiziksel bir çaba sonucu değil; bu zorunlu süre içinde içsel çelişkiyi bastırmak için harcanan zihinsel eforun sonuçlanmasıdır.
Bu duyguyu yaşayan kişiler bazen de kendi istediği gibi yaşayamamanın acısını hissederler. Sanki başkasının rolünü yaşıyormuş gibi.. Humanistik ve varoluşçulara göre insanın temel ihtiyaçlarından birisi özgün yaşamak ve kendi hayatının direksiyonunu elinde tutmaktır. İstemediğimiz bir ortamda kaldığımızda özgür irade zedelenir. Direksiyon başkasının eline geçer, kontrol kaybedilir. Bu da bireylere istenmeyen olumsuz duyguları yaşatabilir.
Kişiye seyirci gibi hissettirir. Kendi hayatının başrolünde değil de olaylar istenmeden yaşanıyor ve devam ediyor gibidir. Bu durum uzun vadede ‘Ben aslında kimim? Ne istiyorum?’ sorusunun cevabının gizlenmesine yol açabilir. Bu duyguyu gizlemek için maske takmak zorunda kalabilir bu kişiler.. Gülümsemek zorunda kalırsınız ama içinizden gelmez, mutlu olmanız gerekir ama değilsinizdir. Bu rollere bürünmek ile gerçek benlik arasındaki uçurum büyüdükçe bireyin kendine yabancılaşması başlar.
Artık sorgulamanın ve müdahale etmenin bittiği süreç, sadece zamanın geçmesini beklemek. Zihin aşırı stres ve kaçamadığı durumlarda olumsuz ortama karşı bir savunma mekanizması geliştirir. Yani duygusal küntleşme. Olumsuz olaylarla baş etmek çok yıpratıcı olduğu için zihin hissetmeme moduna geçer. Zihinsel otopilot da diyebiliriz. İstenmeyen durumda kalındığında sadece olumsuz duygular bastırılmaz; aynı zamanda neşe, merak, heyecan gibi duygular da bastırılır. Kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: ‘Sadece istemediğin o durumda mı hissizsin yoksa oradan uzaklaştığında da hayatın tadı tuzu gitmiş gibi mi hissediyorsun?’ Çünkü çoğu zaman bu yabancılaşma hayatın diğer alanlarına da sızmış durumdadır.
Bu durumun sürekli olduğu durumda kişi artık umutsuzluğa kapılır. Ne yaparsa yapsın durumun değişmeyeceğini en azından kabul edebileceğine inanmaya başlar. Burada karşımıza Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik kuramı çıkar. Kişinin kontrol edemediği olumsuz durumlara uzun süre maruz kalması sonucunda şartlar değişse veya önüne kurtuluş kapısı çıksa da hareket edemez, değişim için hazır hale gelemediği durumdur.
İstenmeyen durumda kalmanın en tehlikeli aşaması da budur. İlk başlarda tepki gösterilir, durum ve duygu değişmeye çalışılır. Ancak bir süre sonra düzenin böyle olduğuna, başka bir yol olmadığına inanmaya başlanılır. Çaresizlik her zaman gerçek bir engelden kaynaklanmaz; bazen zihin kendini korumak için ürettiği bu engelleri kabul eder.
Belki de bu noktada kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Gerçekten bulunduğum yerde kalmak zorunda mıyım, yoksa yalnızca öyle olduğuna mı inanıyorum? Çünkü insan zihni, uzun süre değişmeyen koşulları zamanla kaçınılmaz bir gerçeklik gibi algılamaya başlayabilir. Oysa her değişim, önce fark etmekle başlar. Yaşadığınız huzursuzluğu sürekli bastırmaya çalışmak yerine onun ne anlatmak istediğini dinlemek, zihinsel iyilik hali için atılabilecek en önemli adımlardan biridir. Rahatsızlık hissettiğiniz her durumdan hemen uzaklaşmak her zaman mümkün olmayabilir; ancak o rahatsızlığın nedenini anlamaya çalışmak, sınırlarınızı yeniden belirlemek ve yaşamınızı kendi değerleriniz doğrultusunda şekillendirmek mümkündür. Bazen çözüm bulunduğunuz ortamı değiştirmek, bazen o ortamdaki rolünüzü yeniden tanımlamak, bazen de artık size iyi gelmeyen ilişkilerle vedalaşabilmektir.
Unutulmamalıdır ki zihinsel yorgunluk her zaman çok çalışmanın sonucu değildir. Bazen insanı en fazla tüketen şey, istemediği bir hayatı yaşamaya devam ederken kendi iç sesiyle verdiği görünmez mücadeledir. Kendi değerleri, istekleri ve yaşamı arasındaki mesafe büyüdükçe kişi yalnızca bulunduğu ortamdan değil, zamanla kendisinden de uzaklaşabilir. Bu nedenle zihnin verdiği huzursuzluk sinyallerini bir zayıflık olarak değil, değişime ihtiyaç duyduğunu gösteren önemli işaretler olarak görmek gerekir. Çünkü insan, kendi hayatının direksiyonunu yeniden eline alabildiği ölçüde psikolojik olarak güçlenir; kendine yaklaştıkça da yaşam yeniden anlam, enerji ve umut kazanmaya başlar.


