*İnsan, kabul edilmek için ne zaman kendi sesini susturmaya başlar?*
İnsan hayatının en temel ihtiyaçlarından biri ait olmaktır. Görülmek, anlaşılmak, kabul edilmek ve sevilmek isteriz. Bu ihtiyaç çocuklukta aileyle başlar; arkadaşlıklarda, okulda, iş yaşamında, romantik ilişkilerde ve kurduğumuz diğer bütün bağlarda farklı biçimlerde devam eder.
Ancak bazen kabul edilme ihtiyacı, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin önüne geçer.
İnsan sevilmek uğruna susmaya, uyum sağlamaya, affetmeye, kendi ihtiyaçlarını ertelemeye ve hatta kendi sınırlarını yok saymaya başlayabilir.
Başlangıçta bunu fedakârlık olarak görür.
“Onu kırmayayım.”
“Beni yanlış anlamasın.”
“Aramız bozulmasın.”
“Böyle yaparsam beni daha çok sever.”
“Biraz daha anlayışlı olmalıyım.”
Fakat kişi bunu tekrar tekrar yaptığında ortaya yalnızca fedakârlık çıkmaz. Kendi benliğinden yavaş yavaş uzaklaşma başlayabilir.
İnsan neden sevilmek için kendisinden vazgeçer?
Bazen kişi sevgiyi koşulsuz bir hak olarak değil, kazanılması gereken bir şey olarak öğrenmiştir.
İyi olduğunda sevileceğine, başarılı olduğunda takdir edileceğine, karşısındakini memnun ettiğinde terk edilmeyeceğine inanabilir.
Bu nedenle ilişkilerinde sürekli kendisini ayarlamaya başlar.
Ailesinin istediği evlat olur.
Arkadaş grubunun istediği arkadaş olur.
Öğretmeninin onayladığı öğrenci olmaya çalışır.
İş yerinde kabul görmek için sınırlarının ötesinde sorumluluk alır.
Partnerinin beklentilerini karşılayabilmek için kendi ihtiyaçlarını geri plana iter.
Bir süre sonra ortaya önemli bir psikolojik soru çıkar:
“Ben gerçekten böyle biri miyim, yoksa sevilmek için böyle mi davranıyorum?”
Ailede başlayan rol, hayatın diğer ilişkilerine taşınabilir
Çocuk, ailesinin sevgisini kaybetmemek için bazen kendi duygularını bastırmayı öğrenebilir.
Kızmaması gerektiğini öğrenir.
Üzülmemesi gerektiğini öğrenir.
Karşı çıkmaması gerektiğini öğrenir.
“İyi çocuk” olmak, kendi düşüncesini ifade etmekten daha önemli hale gelebilir.
Yetişkin olduğunda ise aynı kalıp farklı ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.
Bu kez ailesini memnun etmeye çalışan yetişkin; arkadaşlarını kırmamaya, öğretmeninin beklentilerini karşılamaya, yöneticisini hayal kırıklığına uğratmamaya veya partnerinin sevgisini kaybetmemeye çalışır.
Böylece çocuklukta öğrenilen bir ilişki biçimi, fark edilmeden yetişkinlik ilişkilerinin tamamına taşınabilir.
Arkadaşlıkta: “Hayır” diyememek
Sevilmek uğruna kendinden vazgeçmenin en görünür biçimlerinden biri sınır koyamamaktır.
İstemediği bir yere gider.
Yapmak istemediği bir şeyi yapar.
Kendisini rahatsız eden bir şakaya güler.
Arkadaşının kırılmaması için kendi kırgınlığını saklar.
Sürekli veren taraf olur.
Fakat karşılıklılık ortadan kalktığında arkadaşlık, kişinin kendisini ifade edebildiği bir bağ olmaktan çıkar; kabul görmek için sürekli performans göstermesi gereken bir ilişkiye dönüşebilir.
Ve insan bazen arkadaşını kaybetmekten korkarken kendisini kaybettiğini fark etmez.
Öğretmen, okul ve iş yaşamında
Aynı durum otorite ilişkilerinde de görülebilir.
Bir öğrenci öğretmeninin sevgisini veya takdirini kaybetmemek için hata yapmaktan korkabilir. Kendi düşüncesini söylemek yerine beklenen cevabı vermeye çalışabilir.
Yetişkinlikte ise bu durum yöneticisiyle ilişkisinde ortaya çıkabilir.
Sürekli “iyi çalışan” olmak için her görevi kabul etmek, yorulduğunu söylememek, haksızlık karşısında sessiz kalmak ve sınır koyamamak zamanla kişinin kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmasına neden olabilir.
Buradaki temel mesele çalışkanlık değildir.
Kişinin kabul edilme ihtiyacı nedeniyle kendi sınırlarını ifade edememesidir.
Peki insan neden bir noktadan sonra çökmeye başlar?
Çünkü bastırılan her ihtiyaç ortadan kalkmaz.
Söylenmeyen “hayır”, içeride birikir.
İfade edilmeyen öfke birikir.
Yaşanan kırgınlıklar birikir.
Sürekli ertelenen ihtiyaçlar birikir.
Kişi dışarıdan uyumlu, sakin ve fedakâr görünürken içeride giderek yorulabilir.
Bir süre sonra kendisine şu soruyu sorabilir:
“Herkes için bu kadar çok şey yapıyorum da neden ben bu kadar yalnız hissediyorum?”
İşte psikolojik kırılma çoğu zaman burada başlar.
Kişi başkalarının beklentilerine göre yaşamaktan kendi ihtiyaçlarını tanıyamaz hale gelebilir. Ne istediğini değil, başkalarının ondan ne istediğini düşünür.
Ve kendisine ait bir hayat kurmak yerine, başkalarının memnuniyetini yönetmeye çalışır.
Erkeğin kadına karşı kurduğu dengesizlik
Bu genel insanlık durumunun kadın-erkek ilişkilerinde özel bir görünümü de olabilir.
Örneğin bir erkek kendi ailesine karşı son derece yumuşak, sabırlı ve affedici davranırken eşine karşı sürekli sert, suçlayıcı veya umursamaz olabilir.
Ailesinin yaptığı hataları anlamaya çalışırken eşinin kırgınlığını küçümseyebilir.
Kendi ailesinin ihtiyaçlarını önemserken eşinin ihtiyaçlarını “abartı” olarak görebilir.
Burada sorun erkeğin ailesini sevmesi değildir. Sorun, eşine ve ailesine uyguladığı duygusal ölçünün birbirinden farklılaşmasıdır.
Kadın bunu tekrar tekrar yaşadığında yalnızca eşine kızmaz. Zamanla kendisini ilişkinin içinde değersiz, ikinci planda veya yalnız hissedebilir.
Özellikle kadın uzun süre ilişkiyi korumak için sessiz kalmış, eşini anlamaya çalışmış ve kendi kırgınlıklarını bastırmışsa, erkeğin bu tutumu onun üzerinde daha ağır bir etki yaratabilir.
Çünkü kadın bir noktada yalnızca eşinden değil, kendisinden de uzaklaşmış olduğunu fark edebilir.
Denge nerede başlar?
Sağlıklı ilişkilerde amaç herkesi memnun etmek değildir.
Amaç, kişinin hem bağ kurabilmesi hem de kendisi olarak kalabilmesidir.
Aileyle ilişkide sınır koyabilmek, arkadaşlığa “hayır” diyebilmek, öğretmenin veya yöneticinin beklentisiyle kendi ihtiyaçlarını ayırabilmek, partnerini severken kendi benliğini koruyabilmek…
Bunların tamamı aynı psikolojik becerinin farklı görünümleridir:
Kendini kaybetmeden bağ kurabilmek.
Çünkü sağlıklı sevgi, kişinin kendisinden vazgeçmesini gerektirmez.
Bir insanı sevdiğimizde ona yer açabiliriz; fakat kendimizi o yerden çıkarmamız gerekmez.
Ve belki de yetişkinlikte öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri şudur:
Sevilmek için daha az kendimiz olmamız gerekmiyor.
Gerçek bağ, insanın kendisini saklamak zorunda kalmadığı yerde başlar.
Çünkü insanın hayatındaki en ağır yalnızlıklardan biri, çevresinde herkes varken kendi sesini artık duyamamaktır.


