Perşembe, Ağustos 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Zihnindeki Aynadan Kaçanların Sığınağı: Kıskançlık

Kısıtlama Davranışının Üç Katmanlı Psikososyal Anatomisi: Gölge, Kaygı ve Ataerkil Zırh

“Sana güveniyorum ama dışarıdaki insanlara güvenmiyorum.”

“Seni kısıtlamıyorum, sadece sana değer verdiğim için kıskanıyorum.”

“Sen çok iyi niyetli düşünüyorsun, herkes senin gibi iyi niyetli değil.”

“Bir erkeğin aklından geçenleri en iyi başka erkek bilir…”

Her ilişkinin farklı dinamikleri olsa da bu ve benzeri sözleri büyük ihtimalle duymuşsunuzdur ve bu sözlerin birleştiği ortak bir kümede kesişiyorlar: Kendi zihnindeki aynaya bakmak yerine, suçu dışarıya atmak.

Gerçekten bir insan kendi hemcinslerini aklından geçenlerin kötü niyetli olduğuna nasıl bu kadar emin olabilir? Zihin okuma mı yoksa gerçekte bir bildikleri var mı? Bu soruların yanıtı, bilinçaltı dinamiklerini inceleyen psikiyatrist Carl Gustav Jung’un Gölge (Shadow) kavramında saklıdır.

Jung zihnimizin ikiye bölündüğünü söyler. Bunlardan birinin topluma sunduğumuz ahlak maskemiz (Persona) diğerinin ise toplumda kabul edilemez olduğunu düşündüğümüz karanlığa ittiğimiz bastırılmış dürtülerimiz (Gölge). “Ben sana güveniyorum, dışarıdaki adamlara güvenmiyorum” ya da “erkeklerin niyetini biliyorum” söylemi ise aslında kişinin zihnindeki karanlık bakışı kendine yakıştıramayınca Yansıtma (Projection) savunma mekanizmasının devreye girmesi ve kendi zihnindeki bakış açısını alıp “dışarıdaki hemcinslerine” giydirilmesidir. Yani kişi dışarıdaki adamlarla savaşırken, aslında kendi gölgesiyle kavga etmektedir. Sonuç olarak birey “Ben kadınlara bakmam ama dışarıdaki adamlar potansiyel bir tehlikedir” söyleminde bulunduğunda işin özünde dışarıdaki insanları değil, kendi gölgesinde bastırmış olduğu bakış açısını görmektedir.

Zihin kendi gölgesini dışarıya yansıtıp “dışarısı tehlikeli” algısı oluştuğunda beraberinde yetersizlik şemasını getirir: Bu noktada devreye kaygılı bağlanma dinamikleri girer: “Ya o dışarıdaki kişi benden daha iyiyse ve terk edilirsem?” sorusu zihni kemirmeye başlar. Temelleri erken çocukluktaki ebeveynin öngörülemez ve tutarsız tutumlarıyla (bazen aşırı ilgili, bazen aniden soğuk) şekillenir. Bu tutarsız ilişkilerle atılan ve özdeğeri tamamen karşı tarafın ilgisine bağlayan kaygılı bağlanma stili, zihni tetikte tutar ve partnerin en ufak bir mesafesinde veya ilgisizliğinde zihninde anında kırmızı alarm çalmaya başlar. Gölge‘nin (Bastırılmış dürtüler) yarattığı hayali tehdit ile yüzleşemeyen zihin, içindeki kaygıyı partnerini kısıtlayarak ve denetleyerek yatıştırmaya çalışır. Böylece kıskançlık, tek bir kişinin kafasının içindeki zihinsel bir problemden çıkıp iki kişi arasındaki ilişkiyi zehirleyen bir kriz haline gelir. İlişkide büyüyen bu denetim ve baskı karşısında bireyde oluşan yetersizlik kaygısıyla baş etmek yerine neye sığınır? Bu kısımda da toplumsal yapı ve ataerkil kültür işin içine giriyor. Bireye kendi iç dünyasındaki terk edilme korkusunu ve özgüvensizliğini gizleyebileceği bir zırh sunar. Ataerkil Zırh, kişinin kendi çaresizliğini ‘haklı bir güç’ gibi sunabilmesinin en kolay yoludur.

“Ben seni kıskanmıyorum, kısıtlamıyorum, sadece sana değer verip koruyorum” ya da “Seven insan kıskanır” söylemleri, aslında kaygılı bir zihnin partner üzerindeki denetim çabasına toplum tarafından meşrulaştırma çabasıdır. Birey, kendi gölgesiyle (Bastırılmış dürtüler) ve kaygısıyla yüzleşmek yerine; toplumun kendisine sunduğu “sağlıklı korumacı” maskesini takar. Böylece partnerin hayatını kısıtlamak bir baskı olmaktan çıkar; adeta “sevgiden ve değer vermekten” doğan doğal bir hak gibi sunulur. Kıskançlık, ataerkil zırh ile anlık bir kaygı tepkisi olmaktan sıyrılıp kalıcı bir sahiplenme zihniyetine dönüşür. Karşı taraf özgür bir yol arkadaşı değil de ‘denetlenmesi gereken bir alan’ olarak kurgulandığında, ona getirilen her kısıtlama da ‘sevgi adına’ meşru bir hak olarak görülmeye başlanır.

Bu üç farklı mekanizma (Gölge, Kaygılı Bağlanma ve Ataerkil Zırh) birleştiğinde; Gölge’nin bireyin zihnine fısıldadığı yetersizlik hissi, Kaygılı Bağlanma’nın yarattığı terk edilme korkusu ile derinleşir ve Ataerkil Zırh’ın sağladığı meşruiyetle kırılması güç bir kısırdöngüye dönüşür.

Ancak bu yıkıcı döngüyü kırmak, karşı tarafı denetim altında tutma çabasıyla değil, dıştaki toplumsal zırhı soyup dürüstçe duygunun öz kaynağına inmekle mümkündür.

İlk adım, “Seni koruyorum” ya da “Dışarısı tehlikeli” söylemlerinin arkasındaki o ataerkil zırhı soyunmak ve bu kısıtlamaların bir sevgi gösterisi değil, kendi denetim arzumuz olduğunu kabul etmektir.

Ardından, içimizde beliren kıskançlığı partnerin hayatına müdahale etme yetkisi olarak değil; kendi kaygılı bağlanma modelimizin ve kaybetme korkumuzun bir uyarısı olarak okumayı öğrenmek gerekir.

İlişkiyi bir mülkiyet sahası değil, iki özgür insanın yan yana yürüdüğü bir yol arkadaşlığı olarak yeniden kurguladığımızda ise kıskançlık, ilişkiyi zehirleyen üstünlük kurma aracına dönüşmekten kurtulur. Çünkü sağlıklı bir bağ, partnerin hayatını kısıtlayanların değil; kendi iç dünyasındaki korkulara bakabilenlerin kurabileceği bir bağdır.

Kaynakça

  • Geçmişten Günümüze Kişilik Kuramları PROF. DR. BURHAN ÇAPRİ kitabı
Sultan Sudenaz Saygılı
Sultan Sudenaz Saygılı
Merhabalar ben Sultan Sudenaz Saygılı Psikoloji 3. Sınıf öğrencisiyim. Psikoloji alanındaki merakımı, araştırmalarımı, bilimsel veriler ve farklı bakış açılarıyla harmanlayıp sizlerle paylaşmayı hedefliyorum. Amacım psikolojinin hayatın her alanında olduğunu hissettirebilmek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar