Bazen insanı en çok yoran şey, verdiği büyük kararlar değil; gün boyunca fark etmeden verdiği yüzlerce küçük karardır. Bu yazıyı yazmaya oturduğumda kendime şu soruyu sordum: Son zamanlarda beni gerçekten ne yoruyor? İlk aklıma gelen yoğun çalışma temposu ya da uzun seans günleri olmadı. Biraz durup düşündüğümde, zihnimi asıl meşgul eden şeyin gün içerisinde fark etmeden verdiğim sayısız küçük karar olduğunu fark ettim.
Kısa süre önce evlendim. Hayatımın bu yeni dönemine alışmaya çalışırken, günlük yaşamımın aslında ne kadar fazla karar içerdiğini görmeye başladım. Daha önce üzerine çok düşünmeden yaptığım pek çok şey, artık küçük de olsa bir planlama ve seçim sürecini beraberinde getiriyordu. Sabah uyandığımda ev işlerini hangi sırayla yapmalıyım diye düşünüyorum. Önce mutfak mı toparlanmalı, çamaşırlar mı yıkanmalı, alışveriş bugün mü yapılmalı? Ardından danışan seanslarımın saatlerini planlıyor, günün akışını buna göre düzenliyorum. Bana kalan zamanı nasıl değerlendireceğime karar vermeye çalışıyorum; dinlenmeli miyim, kitap mı okumalıyım, yürüyüşe mi çıkmalıyım, yoksa ertelediğim işleri mi tamamlamalıyım?
Kararlar bununla da sınırlı değil. Akşam eşimle televizyonun karşısına geçtiğimizde “Ne izlesek?” sorusu geliyor. Kahve içmek için dışarı çıktığımızda hangi mekâna oturacağımıza karar veriyoruz. Evden çıkarken ne giyeceğimiz bile bazen küçük bir seçim sürecine dönüşüyor. Dışarıdan bakıldığında bunların hiçbiri büyük kararlar gibi görünmeyebilir. Ancak günün sonunda fark ettiğim şey şuydu: Beni yoran tek tek bu kararlar değil, gün boyunca hiç durmadan birbirini takip eden seçimlerdi. İşte bu yazının çıkış noktası da bu farkındalık oldu.
Bir psikolog olarak karar yorgunluğu kavramını biliyordum. Ancak bazı kavramlar yalnızca akademik bilgilerle değil, yaşamın içinde deneyimlendiğinde daha derin anlam kazanıyor. Kendi günlük yaşantımda bu süreci fark ettikçe, danışanlarımdan sıkça duyduğum “Artık hiçbir şey düşünmek istemiyorum.” ya da “En basit kararlar bile beni yoruyor.” cümlelerine farklı bir bakışla yaklaşmaya başladım. Belki de çoğu zaman sorun, karar verememek değil; gün boyunca çok fazla karar vermek zorunda kalmaktır.
Karar Vermenin Görünmeyen Yükü
Psikoloji literatüründe karar yorgunluğu (decision fatigue), gün içerisinde art arda verilen kararlar sonucunda zihinsel kaynakların azalması ve sonraki kararların daha zor ya da daha dürtüsel hâle gelmesi olarak tanımlanır. İnsan beyni sınırsız bir dikkat ve öz denetim kapasitesine sahip değildir. Her seçim, ne kadar küçük görünürse görünsün, bilişsel kaynaklarımızdan bir miktar tüketir. Nasıl ki fiziksel olarak yorulduğumuzda dinlenmeye ihtiyaç duyuyorsak, zihnimiz de yoğun karar süreçlerinin ardından mola vermeye ihtiyaç duyar.
Bu nedenle günün ilerleyen saatlerinde daha kolay vazgeçebilir, ertelemeye daha yatkın olabilir ya da “Sen karar ver.” demeyi tercih edebiliriz. Bu durum her zaman irade eksikliği değildir; bazen yalnızca zihinsel kaynaklarımızın azaldığını gösterir. Araştırmalar, yoğun bilişsel çabanın sonraki seçimlerimizi etkileyebileceğini ve zihinsel kaynaklarımızın karar süreçlerinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir.
Modern Yaşam ve Artan Seçenekler
Bugünün dünyası karar yorgunluğunu daha görünür hâle getiriyor. Günümüzde yalnızca önemli yaşam kararlarıyla değil; hangi içeriği izleyeceğimizden, ne satın alacağımıza kadar pek çok küçük seçimle karşı karşıyayız. Seçeneklerin artması özgürlük hissi verse de, beraberinde zihinsel bir yük de getiriyor. Çünkü artık yalnızca seçim yapmakla kalmıyor, verdiğimiz kararın doğru olup olmadığını da sürekli sorguluyoruz. “Daha iyi bir seçenek var mıydı?”, “Acaba yanlış mı yaptım?” gibi düşünceler zihinsel yükümüzü artırabiliyor. Bu nedenle bazen günün sonunda yaşadığımız yorgunluk, yaptığımız işlerin yoğunluğundan değil; gün boyunca zihnimizin sürekli seçim yapmaya çalışmasından kaynaklanabiliyor.
Karar Yorgunluğuyla Baş Etmek
Karar yorgunluğunu azaltmak için her seçimi mükemmel hâle getirmeye çalışmak yerine, zihnimizle kurduğumuz ilişkiye bakmak önemlidir. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) yaklaşımının da vurguladığı gibi amaç, zihnimizde hiç kararsızlık yaşamamak ya da tüm belirsizlikleri ortadan kaldırmak değildir. Önemli olan, zihnimizden geçen düşünceleri fark edebilmek ve seçimlerimizi bizim için anlamlı olan değerler doğrultusunda yapabilmektir.
Bazen kendimize şu soruyu sormak yeterli olabilir: “Şu anda verdiğim karar, beni nasıl bir insan olmak istediğime yaklaştırıyor mu?” Hayatımızdaki her kararı kusursuz vermek mümkün değildir. Ancak değerlerimizle uyumlu seçimler yaptığımızda, kararların yükü daha anlamlı ve taşınabilir hâle gelir. Yazının başında kendime sorduğum soruya şimdi farklı bir cevap verebiliyorum. Beni yoran yalnızca yoğunluk değildi; gün boyunca fark etmeden taşıdığım karar yüküydü.
Belki de kendimize zaman zaman şu soruyu sormamız gerekiyor: “Gerçekten karar vermekte zorlanıyor muyum, yoksa çok uzun zamandır durmadan karar vermek zorunda mı kalıyorum?” Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey daha fazla seçenek ya da daha fazla çaba değildir. Bazen ihtiyacımız olan şey, zihnimize biraz alan açmak ve her kararı mükemmel vermek zorunda olmadığımızı hatırlamaktır. Çünkü zihnimiz de tıpkı bedenimiz gibi yorulur. Onu dinlemeyi öğrendiğimizde ise hem kendimize hem de verdiğimiz kararlara daha şefkatli yaklaşabiliriz.
Kaynakça
- Baumeister, R. F., Bratslavsky, E., Muraven, M., & Tice, D. M. (1998). Ego depletion: Is the
- active self a limited resource? Journal of Personality and Social Psychology, 74(5), 1252
- 1265.
- Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2012). Acceptance and Commitment Therapy:
- The Process and Practice of Mindful Change (2nd ed.). New York: Guilford Press.


