Kendimizi mantıklı insanlar olarak görmeyi severiz. Kararlarımızı düşünerek aldığımıza, davranışlarımızın değerlerimizle uyumlu olduğuna ve olayları objektif bir şekilde değerlendirebildiğimize inanırız. Ancak insan zihni çoğu zaman sandığımız kadar tutarlı çalışmaz. Bazen savunduğumuz değerlerle çelişen davranışlar sergiler, bazen de verdiğimiz kararları sonradan haklı çıkarmak için çeşitli açıklamalar üretiriz. Psikolojide bu durum “bilişsel uyumsuzluk” olarak adlandırılmaktadır.
Sosyal psikolog Leon Festinger tarafından geliştirilen Bilişsel Uyumsuzluk Kuramı, bireyin sahip olduğu düşünceler, inançlar ve davranışlar arasında bir çelişki ortaya çıktığında psikolojik bir rahatsızlık hissettiğini öne sürmektedir. Bu rahatsızlık fiziksel bir ağrı gibi hissedilmese de bireyin düşünme biçimini, kararlarını ve davranışlarını etkileyebilecek kadar güçlüdür. İnsan zihni bu gerilim durumundan hoşlanmaz ve mümkün olan en kısa sürede yeniden denge kurmaya çalışır.
Örneğin sigaranın sağlığa zarar verdiğini bilen bir kişinin sigara içmeye devam ettiğini düşünelim. Bu durumda kişi iki seçenekle karşı karşıyadır: Ya davranışını değiştirecek ya da davranışını haklı çıkaracak yeni açıklamalar geliştirecektir. Çoğu zaman ikinci seçenek daha kolaydır. Çünkü davranışları değiştirmek çaba gerektirirken, düşünceleri yeniden yorumlamak daha az enerji gerektirir. Böylece birey, içsel çelişkisini azaltarak psikolojik rahatlama sağlamaya çalışır.
Aslında günlük yaşamımızın büyük bir kısmı bu görünmez pazarlıklarla şekillenmektedir. Saatlerce araştırarak satın aldığımız bir ürün beklentilerimizi karşılamadığında onu savunmaya devam etmemiz, yanlış olduğunu fark ettiğimiz bir karardan geri dönmekte zorlanmamız ya da yalnızca emek verdiğimiz için bazı seçimleri sürdürmemiz bunun örnekleri arasındadır. Çünkü insan yalnızca karar vermez; aynı zamanda verdiği kararlarla ilgili bir hikâye de oluşturur. Bazen bu hikâyeyi korumak, gerçeği kabul etmekten daha kolay gelir.
Bilişsel uyumsuzluk yalnızca davranışlarımızı değil, benlik algımızı da koruyan bir mekanizma olarak işlev görebilir. Çoğu insan kendisini mantıklı, tutarlı ve doğru kararlar veren biri olarak görmek ister. Bu nedenle hata yaptığını kabul etmek bazen yalnızca bir fikri değiştirmek anlamına gelmez; aynı zamanda kişinin kendisi hakkında oluşturduğu algıyı da yeniden değerlendirmesini gerektirir. Bu durum, bireyin çelişkili bilgiler karşısında savunmaya geçmesine ve mevcut görüşlerini korumaya çalışmasına neden olabilir.
Günümüzde bu süreç sosyal medya ortamlarında daha görünür hale gelmiştir. İnsanlar çoğu zaman kendi görüşlerini destekleyen içeriklere yönelmekte, mevcut inançlarıyla çelişen bilgileri ise görmezden gelme eğilimi gösterebilmektedir. Böylece kişi yalnızca çevresindeki dünyayı değil, kendi düşüncelerini de doğrulayan bir bilgi döngüsü içerisinde kalabilmektedir. Bu durum kısa vadede psikolojik rahatlık sağlasa da farklı bakış açılarını değerlendirme kapasitesini sınırlandırabilmektedir.
Bilişsel uyumsuzluğun çoğu zaman yanlış olduğunu bildiğimiz davranışları sürdürmemize neden olduğu düşünülür. Ancak bu süreç yalnızca geçmişte yaptığımız seçimleri savunmakla ilgili değildir. Bazı durumlarda gelecekte karşılaşabileceğimiz fırsatlara yaklaşımımızı da etkileyebilir.
İnsan zihni doğası gereği öngörülebilirliği sever. Belirsizlik ise çoğu zaman zihinsel bir tehdit olarak algılanır. Çünkü belirsizlik, kontrolün azalması anlamına gelir. Bu nedenle bireyler yeni bir durumla karşılaştıklarında yalnızca o durumun avantaj ve dezavantajlarını değerlendirmezler; aynı zamanda mevcut yaşam düzenlerini koruma eğilimi de gösterirler.
Örneğin uzun yıllardır aynı işi yapan bir kişinin daha iyi bir kariyer fırsatı karşısında yaşadığı tereddüt yalnızca mantıksal bir değerlendirme süreci değildir. Bir yanda gelişim, değişim ve yeni deneyimler bulunurken; diğer yanda alışılmış düzen, tanıdık bir çevre ve psikolojik güvenlik hissi vardır. Bu iki durum çatıştığında zihin çoğu zaman mevcut koşulları savunmaya başlayabilir.
Benzer şekilde bireyler yeni bir eğitime başlamaktan, farklı bir şehirde yaşamaktan, uzun süredir erteledikleri bir projeyi hayata geçirmekten ya da potansiyellerini ortaya koyabilecekleri bir adımı atmaktan kaçınabilirler. Dışarıdan bakıldığında bu durum yalnızca kararsızlık gibi görünebilir. Ancak bazen bu süreçlerin altında bilişsel uyumsuzluğun yarattığı görünmez gerilim yer alır.
Çünkü yeni bir olasılığı kabul etmek, aynı zamanda mevcut düşüncelerimizin eksik veya yetersiz olabileceğini de kabul etmek anlamına gelir. Bu ise insanın benlik algısını zorlayabilir. Kendimizi yıllardır belirli bir kimlikle tanımlamışsak, bu kimliğin dışına çıkmak yalnızca davranışlarımızı değil, kendimizi nasıl gördüğümüzü de değiştirebilir.
İçsel çelişki uzun süre sürdürülemediğinde zihin dengeyi yeniden kurmaya çalışır. Bu süreçte birey, karşısındaki olasılığı tüm yönleriyle değerlendirmek yerine mevcut konumunu korumayı daha güvenli bulabilir. Bazen reddedilen şey fırsatın kendisi değil, o fırsatın beraberinde getirdiği belirsizliktir. Böylece kararın merkezine kişinin gerçekten ne istediği değil, kendisini neyin daha az rahatsız ettiği yerleşebilir.
Bu nedenle insanlar bazen başarısız olmaktan çok değişmekten korkarlar. Çünkü değişim, beraberinde bilinmezliği getirir. Bilinmezlik ise zihnin kesinlik arayışıyla çelişir. Sonuç olarak kişi, gerçekten istemediği için değil; mevcut düşünce sistemini koruyabilmek için bazı fırsatlardan uzak durabilir.
Bu açıdan bakıldığında bilişsel uyumsuzluk yalnızca bizi yanlış kararların içinde tutan bir mekanizma değildir; aynı zamanda potansiyel olarak olumlu sonuçlar doğurabilecek deneyimlerden uzaklaştırabilen görünmez bir psikolojik bariyer de olabilir. İnsan bazen hatalı olduğunu kabul etmekte zorlandığı için değil, değişimin mümkün olduğunu kabul etmekte zorlandığı için bulunduğu yerde kalır.
Ancak bu durumun etkileri her zaman içinde bulunulan anla sınırlı değildir. Bazen bugün bizi rahatlatan düşünceler, gelecekte bizi en çok sorgulatan düşüncelere dönüşebilir. Belirsizlikten kaçınmak adına ertelenen kararlar, değerlendirilmeden reddedilen fırsatlar veya yalnızca mevcut düzeni korumak için vazgeçilen olasılıklar, yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında farklı bir anlam kazanabilir.
Çünkü pişmanlık çoğu zaman yaptığımız şeylerden değil, yapma ihtimalimiz varken hiç denemediğimiz şeylerden beslenir. İnsan zihni başarısızlıkları zamanla anlamlandırabilir, hatalarını telafi edebilir veya yaşadığı olumsuz deneyimlerden yeni dersler çıkarabilir. Ancak hiç yaşanmamış ihtimaller farklıdır. Çünkü gerçekleşmeyen bir olasılığın sonucunu hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz.
Belki de bu nedenle bazı anılar unutulurken bazı sorular yıllarca zihnimizde yaşamaya devam eder. “Ya deneseydim?”, “Ya düşündüğüm kadar zor olmasaydı?”, “Ya korktuğum şey gerçekleşmeseydi?” gibi soruların kesin bir cevabı yoktur. Tam da bu nedenle etkileri güçlüdür. Çünkü insan zihni, yaşanmış bir hayal kırıklığını çoğu zaman kabullenebilir; fakat hiç yaşanmamış bir ihtimalin nasıl sonuçlanacağını asla bilemez.
İlginç olan nokta şudur ki insan zihni çoğu zaman gelecekteki pişmanlığı değil, mevcut rahatsızlığı önlemeye odaklanır. Bu nedenle bugün alınan bazı kararlar mantıklı görünse de yıllar sonra farklı değerlendirilebilir. Çünkü zaman geçtikçe insanlar çoğu zaman başarısız oldukları anları değil, cesaret gösteremedikleri anları daha fazla hatırlarlar.
Belki de bu nedenle bilişsel uyumsuzluğu anlamak yalnızca bir psikoloji kuramını öğrenmek değildir. Aynı zamanda hangi düşüncelerin bizi koruduğunu, hangilerinin ise yaşamın sunduğu olasılıklardan uzaklaştırdığını fark edebilmektir. Zira bazı durumlarda insanı sınırlayan şey koşullar değil, o koşullar hakkında oluşturduğu zihinsel çerçevedir.
Ancak bilişsel uyumsuzluk her zaman olumsuz bir süreç değildir. Aksine, kişinin kendisini sorgulaması ve gelişmesi için önemli bir fırsat sunabilir. Çünkü değişim çoğu zaman bir rahatsızlık hissiyle başlar. Mevcut düşüncelerimiz ile yaşadığımız deneyimler arasında ortaya çıkan çatışma, bazen daha gerçekçi değerlendirmeler yapmamıza ve yeni bakış açıları geliştirmemize olanak tanır.
Belki de psikolojik olgunluğun önemli göstergelerinden biri, her zaman haklı olmaya çalışmak yerine yanılıyor olabileceğimizi kabul edebilmektir. Çünkü insan zihni tutarlılığı sever; fakat gelişim çoğu zaman alışılmış düşünce kalıplarının dışına çıkmayı gerektirir.
Bir düşünceye ne kadar sıkı tutunduğumuzdan ziyade, onu gerektiğinde yeniden değerlendirebilme cesaretimiz önemlidir. Çünkü bazen bizi değiştiren şey yeni bir bilgi öğrenmek değil, uzun zamandır doğru olduğuna inandığımız bir fikri sorgulayabilmektir.
İnsan zihni çoğu zaman gerçeği değil, tutarlılığı tercih eder. Bilişsel uyumsuzluk kuramı ise bize, bu görünmez tercihlerimizin günlük yaşamımızı nasıl şekillendirdiğini anlamak için güçlü bir pencere sunmaktadır. Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Savunduğum düşünce gerçekten bana mı ait, yoksa yalnızca bana kendimi daha güvende hissettirdiği için mi ona tutunuyorum?
