Pazar, Ağustos 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Belki De Üzümler Ekşi Değildi

Hiç Ezop masallarını okudunuz mu? İçlerinde bir tilkinin yüksek bir asmanın dallarında sarkan üzümlere ulaşmaya çalıştığı bir hikâye vardır. Tilki üzümleri çok ister; onlara ulaşabilmek için defalarca sıçrar, fakat ne kadar uğraşsa da yetişemez.

Sonunda vazgeçer, arkasını döner ve “Üzümler zaten ekşiydi” der. Masal da burada biter. Tilkinin bu davranışı bize tanıdık gelir; çünkü tilkiler yüzyıllardır hikâyelerde kurnazlık ve zekâyla ilişkilendirilir.

Ulaşamadığı bir şeyi değersizleştirmesi de bu yüzden bize oldukça “tilkice” gelir. Kaybetmiş, fakat kaybettiğini kabul etmek yerine hikâyeyi kendi lehine çevirmiştir. Yukarıdaki Charles Folkard’ın Aesop’s Fables için çizdiği 1912 tarihli illüstrasyon tam da bu anı resmeder: Üzümler hâlâ oradadır; değişen, tilkinin onlara bakışıdır.

Ama ya mesele bu kadar basit değilse? Ya tilki kendisine yalan söylemiyorsa? Ya üzümlere ulaşamayacağını anladıktan sonra onları gerçekten daha az istemeye başladıysa?

Belki de onu kurnaz yapan şey gerçeği çarpıtması değil; gerçekliğin değiştiremediği yerde kendi arzusunu değiştirebilmesidir. Ve belki insan zihninin de tilkiden öğrendiği daha sessiz bir beceri vardır: ulaşamadığı şeyin tadını değiştirmek. Çünkü bir şeyi istediğimizde çoğu zaman yalnızca o şeyin kendisini istemeyiz.

İstediğimiz şeyin içine henüz yaşanmamış bir hayat da yerleştiririz. Bir üniversiteyi istemek yalnızca bir okula kabul edilmeyi değil, orada geçireceğimiz yılları, tanışacağımız insanları ve dönüşeceğimizi düşündüğümüz kişiyi istemektir. Bir mesleği istemek, yalnızca yapılacak işi değil, o mesleğin bize vereceğini düşündüğümüz kimliği de taşır.

Bir ilişkiyi istemek ise yalnızca bir başkasının hayatımıza girmesini değil, bir gün sevileceğimiz ve seçileceğimiz ihtimalini de içerir. Bu yüzden bazı arzular gerçekleşmediğinde kaybettiğimiz şey yalnızca istediğimiz sonuç değildir. Bazen o sonucun içinde kendimiz için kurduğumuz geleceği de kaybederiz.

Belki de bu nedenle bir arzudan vazgeçmek düşündüğümüz kadar basit değildir. Bir şeyi uzun süre isteriz; onu düşünür, bekler ve gerçekleştiği bir geleceği zihnimizde kurarız. Sonra zaman geçer, beklemek yorucu hâle gelir.

Gerçekleşmeyen ihtimali tekrar tekrar düşünmek hayal kırıklığını büyütür. Bir süre sonra daha az düşünmeye ve beklemeye başlarız. Bir gün biri bize “Bunu hâlâ istiyor musun?” diye sorduğunda ise cevabımız hazırdır: “Artık istemiyorum.” Bu cümle gerçekten doğru olabilir.

İnsan değişir; yaşadıkları ve öncelikleri değiştikçe arzuları da değişebilir. Bazen bir hedefe ulaşamadığımız için değil, ona daha yakından baktığımız için onu bırakırız. Başlangıçta bizi çeken şeyin aslında bize ait olmadığını fark ederiz.

Fakat başka bir ihtimal daha vardır: Belki de bir şeyi istemeyi bırakmamız, onu istemeye devam etmenin yarattığı acıya uyum sağlama biçimimizdir. Psikolojide “sour-grapes effect”, yani “ekşi üzüm etkisi”, insanların ulaşamadıkları hedefleri sonradan daha az değerli görme eğilimini anlatır. Ezop’un tilkisinden adını alan bu kavram, ulaşamadığımız bir şeyin değerini zihnimizde azaltmanın hayal kırıklığını da azaltabileceğini öne sürer.

Bunun bilinçli bir kendini kandırma olması gerekmez. İnsan kendisine “Aslında bunu istemiyorum” derken gerçekten buna inanabilir. Çünkü “İstiyorum ama sahip olamıyorum” düşüncesiyle yaşamak başka, “Artık buna ihtiyacım yok” diyebilmek başkadır.

Fakat burada daha ilginç bir şey olabilir. İnsan yalnızca istediği şeyin değerini değiştirmeyebilir; o şeyi bir zamanlar neden istediğine dair hikâyesini de değiştirebilir. Bir zamanlar çok istediğimiz bir ilişkiyi bugün istemiyor olabiliriz.

Bugün ilişki istemiyor olmamız, geçmişte sevileceğimiz bir ilişkiyi gerçekten istemediğimiz anlamına gelmez. Bir zamanlar hayatımızın merkezine koyduğumuz bir mesleği bugün istemiyor oluşumuz da geçmişte onu isteyen kişinin yanıldığını kanıtlamaz. Bugün artık istemiyor olmamız, dün gerçekten istemediğimiz anlamına gelmez.

Çünkü geçmişte gerçekten istediğimiz bir şeyin bugün gerçekleşmemiş olduğunu kabul etmek, yalnızca kaybı kabul etmek değildir; bir zamanlar o şeyi isteyen hâlimizin de gerçek olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Belki de bu yüzden geçmişteki arzularımızı küçültmek daha kolaydır. “Zaten bana göre değilmiş” veya “Ben aslında öyle bir hayat istemiyormuşum” demek, gerçekleşmemiş bir gelecekle aramıza mesafe koyar.

Bu cümlelerin hiçbiri yanlış olmak zorunda değildir; insan gerçekten değişmiş olabilir. Fakat bazen bu cümleler yalnızca bugünkü tercihimizi açıklamaz, geçmişteki arzumuzu da yeniden tanımlar. Böylece geçmişte yaşanmış olay değişmez; olayın bizim için anlamı değişir.

Bunun mümkün olmasının nedeni, insanın geçmişini yalnızca hatırlamaması, aynı zamanda anlatmasıdır. Kendi hayatımızı her hatırlayışımızda geçmişteki olayları bugünkü benliğimizle ilişkilendiririz. Bugün kim olduğumuz değiştikçe, geçmişte kim olduğumuzu nasıl gördüğümüz de değişebilir.

Bir zamanlar çok istediğimiz bir şeyi “O zamanlar çok saftım” veya “O zamanlar ne istediğimi bilmiyordum” diye açıklayabiliriz. Bunlar doğru da olabilir. Fakat bazen başka bir şey gerçekleşiyor olabilir: Bugünkü benliğimizle geçmişteki benliğimiz arasındaki farkı kabul etmek yerine, geçmişteki benliği bugünkü bize uyacak şekilde yeniden kuruyoruz.

Çünkü “Bir zamanlar bunu gerçekten istedim ve olmadı” demek, kaybı kabul etmeyi gerektirir. Buna karşılık “Ben aslında bunu hiç istememiştim” demek, kaybedilmiş bir şeyin varlığını da küçültür. Eğer o hayatı gerçekten istemediysem, onu yaşamamış olmamın yasını tutmam gerekmeyebilir.

Eğer o ilişki benim için gerçekten önemli değil idiyse, hiç yaşanmamış olması bir kayıp değildir. Belki gerçekleşmeyen şeylerin yasını bu kadar zor tutmamızın nedeni de budur. Henüz yaşanmamış bir hayatın kaybına isim vermek kolay değildir.

Ortada somut bir anı yoktur. Hiç sahip olmadığımız bir ilişkinin, hiç yaşamadığımız bir şehrin veya hiç dönüşemediğimiz bir benliğin ardından yas tutabiliriz; fakat bunun neye benzediğini anlatacak ortak bir dilimiz yoktur. Bu yüzden insan bazen yas tutmak yerine yeniden yorumlar.

“Zaten istemiyordum” demek, “İstedim ama olmadı” demekten daha kolay olabilir. Çünkü ikinci cümlede kayıp vardır; birincisinde ise yalnızca tercih. Böyle bir yeniden yorumlama her zaman bilinçli bir inkâr değildir; bazen hayal kırıklığının yarattığı duygusal yükü azaltmanın bir yolu olabilir.

Tam da burada, geçmişteki arzumuzu yeniden yorumlama biçimimiz bir savunma işlevi görebilir. Ancak bu noktada önemli bir ayrım vardır: Her vazgeçiş bir savunma mekanizması değildir. İnsan gerçekten değişebilir, bir arzuyu aşabilir veya başka bir hayatın kendisine daha uygun olduğunu fark edebilir.

Bazen bir şeyi bırakmak, kendimizle ilgili daha doğru bir şey keşfetmenin sonucudur. Mesele değişimden şüphe etmek değil; bugünkü benliğin geçmişteki arzularına bakarken onları otomatik olarak geçersiz ilan etmemektir. Geçmişteki benliğimizin bugün bizimle aynı şeyi istemesi gerekmiyor.

Onun arzusu, bizim bugünkü arzumuz olmak zorunda değil; ama sırf artık bizim değil diye bir zamanlar gerçek olmadığı da söylenemez. Belki bazı şeyleri gerçekten aşarız, belki bazı şeylerin gerçekleşmemesine alışırız. Belki başlangıçta kendimizi korumak için küçülttüğümüz bir arzu, yıllar içinde gerçekten artık istemediğimiz bir şeye dönüşür.

Hangisinin olduğunu her zaman bilemeyebiliriz. Fakat belki asıl mesele bunu kesin olarak bilmek değil; geçmişte ne istediğimizi inkâr etmemektir. Çünkü bir zamanlar istediğimiz bir şey bugün hayatımızda olmayabilir.

Hatta artık onu hiç istemiyor olabiliriz. Bir zamanlar gerçekten istemiş olabiliriz ve bugün gerçekten istemiyor olabiliriz. İki cümleden birini seçmek zorunda değiliz.

Bugün değişmiş olmamız, geçmişteki hâlimizin yanıldığı anlamına gelmez. Geçmişteki arzumuzu kabul etmek de ona geri dönmek anlamına gelmez. Belki de kendimize karşı asıl dürüstlük burada başlar: Bugün gerçekleşmemiş olması, dün gerçekten istediğimiz şeyi geçmişten silmek için bir neden değildir.

Çünkü geçmişteki benliğimizin hikâyesini bugünkü hayatımıza uyacak şekilde değiştirdiğimizde, yalnızca bir arzuyu küçültmüş olmayız; o arzuyu taşıyan kişiyi de inkâr etmeye başlayabiliriz. “Zaten istemiyordum” dediğimizde, gerçekten istemiş olan eski hâlimizin yaşadığı hayal kırıklığına artık yer bırakmamış oluruz. Oysa onun hikâyesinin bugün bizim hikâyemizle aynı olması gerekmiyor.

O zaman öyle hissetmiş olabiliriz, şimdi başka türlü hissedebiliriz; ikisi de gerçektir. Ezop’un tilkisine dönersek, belki gerçekten kendisini kandırıyordu. Belki üzümler gerçekten ekşiydi.

Belki de onlara ulaşamayacağını anladıktan sonra üzümler onun için gerçekten daha az değerli hâle geldi. Belki de zaman içinde gerçekten değişti. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz.

Fakat masalın bize bırakmadığı soru belki de en ilginç olanı: Tilki yıllar sonra o üzümleri hatırladığında, onları isteyen tilkinin hâlâ kendisi olduğunu kabul edebilecek miydi? Çünkü bazen insanın yaptığı şey yalnızca ulaşamadığı şeyi bırakmak değildir. O şeyi isteyen eski hâlini de geride bırakır.

Önce “Olamadı” der. Sonra “Artık istemiyorum.” Bir süre sonra “Zaten bana göre değilmiş” diyebilir. Ve sonunda belki “Ben onu hiç istemedim” noktasına gelir.

Böylece gerçekleşmemiş bir geleceğin yasını tutmak yerine, o geleceği hiç istememiş olduğuna dair yeni bir geçmiş kurarız. Belki buna ihtiyacımız yoktur. Bir şey gerçekleşmedi diye onu bir zamanlar isteyen kişiyi inkâr etmek zorunda değiliz.

Bir arzunun sona ermesi, onun geçmişte sahte olduğu anlamına gelmez. Bugün başka biri olmuş olabiliriz; fakat bu, dün olduğumuz kişiyi yanlış yapmaz. Bir zamanlar gerçekten istemiştim ve bugün artık istemiyorum.

Bu iki cümle birbiriyle çelişmek zorunda değildir. Belki de büyümek, geçmişteki kendimizi bugünkü hâlimize benzetmek değil; onun bir zamanlar gerçekten istediği şeyi, bugün artık istemediğimiz hâlde hâlâ gerçek kabul edebilmektir. Ezop’un tilkisi belki üzümlerin ekşi olduğuna gerçekten inanıyordu.

Belki üzümler hiç ekşi değildi. Belki de asıl değiştirdiği şey üzümlerin tadı değil, onları isteyen geçmişteki kendisinin hikâyesiydi. Geçmişteki sizin hikâyenizi değiştirmeyin.

Üzümler ekşiydi ya da tatlıydı; yine de size aitti.

Kaynakça

  • Elster, J. (1983). Sour grapes: Studies in the subversion of rationality. Cambridge University Press.
  • Sjåstad, H., Baumeister, R. F., & Ent, M. R. (2020). Greener grass or sour grapes? How people value future goals after initial failure. Journal of Experimental Social Psychology, 88, 103965. https://doi.org/10.1016/j.jesp.2020.103965⁠
Seçil Güngör
Seçil Güngör
Seçil Güngör, insan davranışı, biliş, algı ve modern yaşamın psikolojik dinamikleri üzerine çalışan bir psikoloji yazarıdır. Yazılarında psikolojiyi; sanat, kültür ve felsefeyle kesişen disiplinlerarası bir perspektifle ele almakta, özellikle farkındalık, bilişsel yanılgılar, kimlik, toplumsal normlar ve gündelik davranış örüntülerine odaklanmaktadır. Akademik ve uygulamalı deneyimlerini uluslararası ve çok kültürlü ortamlarda geliştirmiş; psikolojik danışmanlık, gelişimsel gözlem, travma, bağımlılık, suç davranışı ve bireylerin psikososyal uyum süreçleri üzerine çalışmalar yürütmüştür. İnsan davranışını yalnızca bireysel değil; sosyal, kültürel ve çevresel bağlamlarıyla değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı benimsemektedir. Yazıları Psychreg, Medium ve çeşitli uluslararası dijital yayın platformlarında yayımlanmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar