Önnot: Öz-regülasyon, duygularımızı kendi kendimize düzenleyebilme, sakinleştirebilme ve zorlayıcı durumlarda tepkilerimizi yönetebilme becerisidir.
“Derin bir nefes al.”
“Sakin ol.”
“Kendini regüle et.”
“Huzurunu koru.”
Bu ifadeler artık her yerde. Terapi dilinde, işyeri kültüründe, sosyal medyada, ebeveynlik konuşmalarında ve iyi yaşam alanlarında sıkça karşımıza çıkıyor. Ve evet, bazen gerçekten faydalılar. Öz-regülasyon — yani kişinin kendini yatıştırabilmesi, duygularını yönetebilmesi ve anında tepki vermek yerine durup karşılık verebilmesi — önemli bir beceri. Zor anlarda bize durup toparlanma, dengemizi yeniden bulma ve hem kendimize hem başkalarına zarar vermeden ilerleme imkânı verebilir.
Ancak bir noktada bir şey değişti. Yararlı bir psikolojik beceri, sürekli bir beklentiye dönüştü.
Gerçekçi Olmayan Bir Talep
Bugün insanlardan, son derece düzen bozucu koşullar altında bile kendilerini düzenlemeleri bekleniyor. Savaş, ekonomik kriz, politik şiddet, adaletsizlik, iklim krizi ve her düzeyde belirsizlikle ilgili durmaksızın akan haberlere maruz kalırken sakin kalmamız bekleniyor. İşlemeye, üretmeye, e-postalara cevap vermeye, kibarca ortalıkta görünmeye devam etmemiz isteniyor.
Patronun seni aşağılıyorsa, kendini düzenle.
Partnerin sana saygısız davranıyorsa, kendini düzenle.
Dünyanın hali karşısında duygusal olarak bombardımana tutulurken gündelik hayatı sürdürmeye çalışıyorsan, kendini düzenle.
Bir noktadan sonra bu gerçekten kulağa saçma gelmeye başlıyor.
Sorun, öz-regülasyonun kötü bir şey olması değil. Elbette faydalı olabilir. Sorun, insanın ne olursa olsun, her koşulda, tek başına kendini düzenleyebilmesi gerektiği fantezisi. Bu fikir, insan olmanın çok temel bir gerçeğini gözden kaçırıyor.
Biz kapalı sistemler gibi işleyecek şekilde kurulmadık. Dr. Sue Johnson ve başka pek çok isim, insanın sadece bağımsızlığa değil, bağa da ihtiyaç duyacak şekilde “ayarlandığını” söylüyor. Yani yalnızca kendi kendimizi düzenlemeye değil, birlikte ko-regüle olmaya (kısaca birlikte regüle olma) da ihtiyaç duyarız. Bu önemli. Çünkü sakinleşmenin, güvende hissetmenin, yeniden denge bulmanın yolu çoğu zaman yalnızlıktan değil, ilişkiden geçer.
Hayatın en başından beri bu böyledir. Bir bebek, bakımverenin varlığıyla yatışır. Bir çocuk, güvenli birinin yanında sakinleşir. Düzenlemeyi tek başımıza öğrenmeyiz. Bunu biriyle birlikte öğreniriz. O yüzden yetişkinlik sanki başkalarına ihtiyaç duymamak demekmiş gibi davranmak çok da anlamlı değil.
Çünkü değil.
Kabul Ettiğimizden Daha Fazla Birbirimize İhtiyacımız Var
Bu ihtiyaç büyüyünce ortadan kaybolmaz. Yetişkinler de bunaltıcı deneyimlerle başa çıkarken başka insanlara ihtiyaç duyar. Bazen bu bir partnerin ses tonudur. Bazen siz konuşurken sessizce yanınızda oturan bir arkadaştır. Bazen bir iş arkadaşının beklenmedik nezaketidir. Bazen de sadece yanında kendinizi daha güvende ve daha dengede hissettiğiniz birinin varlığıdır.
Bunlar, çoğu zaman kabul ettiğimizden çok daha fazla önem taşır.
İyi bir konuşma bedeni sakinleştirebilir. Anlaşıldığını hissetmek paniği azaltabilir. Acı içindeyken bir başkası tarafından görülmek, o acıyı biraz daha taşınabilir kılabilir. Birbirimizle sürekli düzenleniriz, buna her zaman bu adı vermesek bile.
Ama modern kültür bize tam tersini söyleyip duruyor: Kendi başına hallet. Güçlü ol. Fazla etkilenme. Daha iyi başa çıkmayı öğren. Daha iyi sınırlar koy. Daha iyi bir rutin oluştur. Daha iyi alışkanlıklar edin. Daha iyi nefes egzersizleri yap.
Yine söyleyelim: Bunların hiçbiri bütünüyle değersiz değil. Ama çok kolay bir şekilde, insanları asıl hasta eden koşullara bakmayı reddetmenin parçası hâline gelebiliyorlar. Bu kadar çok insan neden bunalmış diye sormak yerine, bireylerden bunalmaya daha iyi dayanmayı öğrenmeleri isteniyor.
Görünmeyen Bedeller
İşte öz-regülasyon baskısının zararlı hâle geldiği yer tam da burası. İnsanlar kronik olarak stresli, kaotik ya da insanı değersizleştiren ortamlarda sakin kalamadıklarında, çoğu zaman suçu kendilerinde arıyorlar. “Belki de bu, tek bir sinir sisteminin taşıyabileceğinden fazla” demiyorlar. Onun yerine, “Benim neyim var?”, “Bunu neden daha iyi yönetemiyorum?”, “Herkes yapabiliyor gibi görünürken ben neden başaramıyorum?” diye düşünüyorlar.
Ve bu düşünmenin ciddi sonuçları oluyor. İnsanlar suçluluk hissediyor. Utanıyor. Kendilerini yetersiz hissediyorlar. Gerçekten acı veren şeyler karşısında gülümseyemedikleri için kendilerini zayıf sanıyorlar. İyiymiş gibi görünmeye çalışmanın yüküyle tükeniyorlar. Zamanla pek çoğu bunalmış, tükenmiş, hissizleşmiş, depresif ya da kendinden ve başkalarından kopmuş hâle geliyor.
Birçok insan düzenleyemediği için değil, çok fazla yükü çok az destekle taşımaya çalıştığı için zorlanıyor.
Bir başka bedel daha var: karşılıklı bakımın kaybı. Psikolojik dil yaygınlaştıkça insanlar bazen birbirleri için orada olmak yerine birbirlerini bir yere yönlendirmeye daha yatkın hâle geliyor. Bir arkadaşın zorlanıyor mu? Terapi öner. Biri bunalmış mı? Sinir sistemi üzerine çalışmasını söyle. Yine, terapi çok önemli. Hem de çok. Ama terapi; arkadaşlığın, topluluğun, dayanışmanın ve bakımın yerine geçmek için var olmadı.
Bazen insanlar gerçekten profesyonel desteğe ihtiyaç duyar. Ama bazen de sadece birinin dinlemesine, kalmasına, hemen düzeltmeye ya da teşhis etmeye çalışmamasına ihtiyaç duyarlar.
Başka Türlü Bir Yol Mümkün
Şahsen, bir arkadaşın ayrılık gibi bir konuda onunla konuşurken “Ben senin terapistin değilim” demesinden hiç hoşlanmıyorum. Benzer bir durumda siz nasıl hissediyorsunuz?
Peki birlikte düzenlenmeyi yeniden ciddiye almak ne anlama gelirdi? Bu, desteğin bir lüks değil, insanın işleyişinin bir parçası olduğunu kabul etmek olurdu. İnsanların “İyi değilim” diyebildiği ve bunun karşılığında hemen utanç hissetmediği ilişkiler, topluluklar ve işyerleri kurmak anlamına gelirdi. Duygusal iyilik hâlinin yalnızca bireysel bir sorumluluk olmadığını; insanların yaşadığı koşullar ve etraflarındaki bakımın niteliği tarafından da şekillendiğini hatırlamak anlamına gelirdi.
Ve insanları sürekli dengesizleştiren ortamlar hakkında daha zor sorular sormak anlamına gelirdi.
Evet, öz-regülasyon önemli. Yardımcı da olabilir. Gerçek bir beceridir. Ama özellikle bu kadar şiddetli, istikrarsız ve yorucu bir dünyada, ahlaki bir zorunluluğa dönüşmemeli. Herkesi zorlayacak koşullar altında zorlanıyor olmakta yanlış olan hiçbir şey yok.
Belki de daha sağlıklı olan, her zaman kendimizi daha iyi düzenlemeye çalışmak değil; daha fazla bakım vermek ve daha fazla bakım alabilmek. Sadece kendimizden değil, birbirimizden de. Birbirimiz için gerçekten orada olalım.


