Neyi yazacağımı kestiremiyorum. Üzüntümü mü satırlara dökmeliyim, yoksa katıldığım Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) yıllık toplantısında öğrendiklerimi mi aktarmalıyım? Normal şartlarda bu köşede ruh sağlığı araştırmalarından, psikoterapi yaklaşımlarından veya bilimsel gelişmelerden bahsetmeyi seçerdim. Ancak bu kez içimdeki insan sesi daha baskın çıktı. Bu yüzden ilk kez San Francisco sokaklarından bahsetmek istiyorum; derin bir hayret, üzüntü ve çaresizlik duygusuyla… Zira dünyanın en gelişmiş teknolojilerinin üretildiği bir coğrafyada yürürken, aynı kaldırımlarda bağımlılığın ve evsizliğin çıplak yüzüyle karşılaştım. Bir tarafta yapay zekâ, nörobilim ve milyarlarca dolarlık yatırımlar; diğer tarafta ise kaldırım kenarında hareketsiz duran, yaşını tahmin edemeyeceğiniz kadar yorgun, genç ve yaşlı insanlar. İnsan ister istemez soruyor: Ne oluyor bu teknoloji merkezlerinde?
APA 2026 boyunca dünyanın dört bir yanından gelen ruh sağlığı profesyonellerinin akıl sağlığı, bağımlılık tedavileri ve travma araştırmaları üzerine konuşmalarını dinledim. Gelgelelim konferans salonundan çıktığım an zihnim sürekli sokaklara dönüyordu. Akıl sağlığını destekleyen kurumlar, araştırma merkezleri ve tedavi programları var; peki ya sokaktakiler? Kim onların hikâyesini dinliyor ya da onları gerçekten görüyor?
Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü’nün (WIPO) Küresel İnovasyon Endeksi’ne göre San Jose–San Francisco teknoloji kümesi, dünya genelinde inovasyonda üçüncü sırada yer alıyor. Nitekim San Francisco yalnızca bir şehir değil; yapay zekâdan biyoteknolojiye kadar sayısız yeniliğin merkezi ve dünyanın teknoloji başkentlerinden biri. Ancak aynı metropol, Amerika Birleşik Devletleri’nin en ağır bağımlılık ve evsizlik krizlerinden biriyle de boğuşuyor. 2024 San Francisco Point-in-Time Count verilerine göre şehirde 8.323 evsiz birey bulunuyor ve bunların yaklaşık 3.000’i kronik evsiz kategorisinde yer alıyor.
Fentanil bugün krizle ilgili haberlerin merkezinde yer alsa da sokaktaki insan hikâyeleri, bize bağımlılığın hiçbir zaman tek bir maddeden ibaret olmadığını hatırlatıyor. San Francisco’nun bağımlılık krizi, son yıllarda özellikle aşırı doz ölümleri üzerinden yakından takip ediliyor. 2023 yılında şehir tarihindeki en yüksek seviyeye ulaşan aşırı doz ölümleri 810 olarak kaydedilmişti. Bu sayı 2024 yılında 635’e, 2025 yılında ise 621’e geriledi. Yetkililer bu düşüşü olumlu bir gelişme olarak değerlendirse de kriz henüz sona ermiş değil; zira 2026 yılının ilk üç ayında da 148 kişi aşırı doz nedeniyle yaşamını kaybetti. Bu rakam önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 26 daha düşük olsa da ölümlerin büyük bölümünde başlıca etken olarak fentanil öne çıkmaya devam ediyor.
Halk sağlığı uzmanlarına göre son yıllardaki düşüş; tedavi hizmetlerinin genişletilmesi, sokak müdahale ekiplerinin artırılması ve bağımlılık hizmetlerine yapılan yatırımların etkisini göstermeye başladığına işaret ediyor. Ne var ki Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nin (CDC) verileri, San Francisco’nun hâlâ ABD’deki büyük şehirler arasında en yüksek aşırı doz ölüm oranlarından birine sahip olduğunu gösteriyor. Bu rakamlar yalnızca birer istatistik değil; her biri bir insanı, bir aileyi, belki de bir zamanlar teknoloji sektöründe çalışan ya da çocukluğundan beri ağır travmalarla mücadele eden bir hayatı temsil ediyor.
APA 2026 sırasında dikkatimi çeken çalışmalardan biri, Birleşik Krallık’ın önde gelen bağımlılık psikiyatristlerinden Profesör Owen Bowden-Jones’un How to Talk to Your Child About Drugs adlı kitabı oldu. Kitabı Cambridge University Press standından satın alırken aklımda tek bir soru oluştu: Bağımlılıkla mücadeleye ne zaman başlamalıyız? Sokakta ilk aşırı doz vakasını gördüğümüzde mi, bir genç okuldan koptuğunda mı, yoksa çok daha önce; çocuklarımızla kurduğumuz iletişimde ve toplum olarak kırılgan bireylere yaklaşımımızda mı? San Francisco sokaklarında gördüklerim bu sorunun hayatiyetini bana tekrar hatırlattı. Zira bağımlılık çoğu zaman laboratuvarda ya da sokakta değil; bir yalnızlık anında, bir travmanın gölgesinde veya bir dışlanmışlık hissinde sessizce başlıyor. Bir ruh sağlığı yazarı olarak bu manzara bana önleme çalışmalarının önemini derinden düşündürdü. Sokakta gördüğümüz kişi yalnızca “madde kullanan biri” değil; bir zamanlar gelecek planları kurmuş bir çocuk, bir öğrenci ya da bir ebeveyndir. Bağımlılık bir karakter sorunu değil; biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin kesiştiği karmaşık bir halk sağlığı problemidir.
Buna karşın San Francisco’da karşılaşılan tablo yalnızca bireysel hikâyelerden ibaret de değil. Özellikle Tenderloin ve Civic Center çevresinde görünür hale gelen açık hava uyuşturucu pazarları, krizin ne kadar sistemsel bir yapıya dönüştüğünü kanıtlıyor. Bu durum; sentetik uyuşturucuların uluslararası tedarik ağlarından evsizliğe, organize suçtan sosyal eşitsizliğe kadar uzanan çok katmanlı bir yapının sonucudur. Kaldırım kenarında hareketsiz duran bir insanı izlerken gördüğümüz şey, aslında yıllarca biriken ruhsal acıların ve nörobiyolojik değişimlerin sessiz bir tezahürüdür.
Şehir yönetimi de bu acı gerçeği kabul etmiş görünüyor. 2025 yılında göreve gelen Belediye Başkanı Daniel Lurie, bağımlılık ve evsizlik krizini şehrin öncelikli gündemi ilan etti. “Breaking the Cycle” (Döngüyü Kırmak) yaklaşımı kapsamında yalnızca tedavi hizmetlerini artırmak değil; açık hava uyuşturucu pazarlarına müdahale etmek, organize tedarik zincirlerini hedef almak ve bağımlıları doğrudan tedavi sistemlerine yönlendirmek amaçlanıyor. Bu doğrultuda hayata geçirilen “Reset” merkezleri, bireyleri sokaktan sağlık ve sosyal hizmet ağlarına bağlamayı hedefliyor. Son dönemde yüzlerce yeni tedavi yatağı açıldı ve opioid kullanım bozukluğu için ilaç destekli tedaviler yaygınlaştırıldı. Stanford Medicine gibi akademik kurumlar da bağımlılığı artık bir irade eksikliği olarak değil; biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları bulunan kronik bir sağlık sorunu olarak değerlendirerek bu mücadeleye bilimsel destek sağlıyor.
San Francisco’dan ayrılırken aklımda kalan şey ne yeni yapay zekâ araçları ne milyar dolarlık şirketler ne de konferans salonları oldu. Hafızama kazınan tek şey, kaldırım kenarında hareketsiz duran o insanın görüntüsüydü. APA toplantısından yanımda kalan notlar ve kitaplar tek bir soruda birleşiyordu: Teknoloji çağında insanı ne kadar ileri taşıyoruz ve geride bıraktıklarımız için ne yapıyoruz?
Yapay zekâ ve nörobilimdeki ilerlemeler umut verici olsa da bağımlılık ve evsizlik bize sarsıcı bir gerçeği fısıldıyor: İnsan beynini anlamak kadar insan hikâyesini de anlamaya ihtiyacımız var. Zira bir toplumun gelişmişliği, ürettiği teknolojiden ziyade en kırılgan insanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Belki de geleceğin en büyük inovasyonu daha hızlı bilgisayarlar üretmek değil; insanları yalnızlıktan ve umutsuzluktan koruyabilecek sistemler geliştirmektir. İnsanlığı yapay zekâ çağına taşıyabilecek kadar ilerlerken, kendi sokaklarımızdaki insanları geride bırakıyorsak modern toplum büyük bir sınavı kaybediyor demektir.
Akıl, ruh ve teknoloji arasındaki dengeyi kaybettiğimizde, en büyük bedeli yine insan ödüyor.

