Son zamanlarda, çağımızda belli koşullar altında büyük bir etkisi olan toplum düzeni, bireyi sürekli olarak verimli olma, üretim halinde olma ve “bir gününü dahi boşa geçirmemek” gibi başarı ve hatasızlık normlarını dayatmaktadır. Hayatın içerisinde elbette kişinin kendini geliştirmesi, kendine ve hayatına yatırım yapması önemlidir; ancak kişinin sahip olduğu biricik ve tek hayatında yapacağı şeyleri deneyimlemek, öğrenmek ve keşfetmek amacıyla yapmak yerine bir proje gibi yaşaması, içerisinde esneklik payı bırakmaması ve planlama ile deneyimleme arasındaki dengeyi kuramaması, kişiyi zamanla tüketebilen bir duruma yol açabilir. Bu durum, bireyi hayattan zevk alma modundan çıkarıp, başarma ve fayda amacına götürdüğü için hayatın bir deneyimler bütünü olmaktan çok, tik atılması gereken bir görev listesine dönüşebilir. Her dakikası planlanmış bir gün, hedefe ulaşılsa dahi, günün sonunda yarattığı o boşluk hissiyle bireyi baş başa bırakabilir. Plan yapma hali aslında hayatın getireceği belirsizliklerden korunmak için bir savunma mekanizmasıdır. Plan yapmak, hedefe giderken adımları hesaplamak ve gününü işlerine göre ayarlamak, hayatın içerisinde bireye bazı durumlarda elbette kolaylık sağlar; ancak hedef doğrultusu dışında hayatın geri kalan her gününü sürekli bir planlama ve yönetme içerisinde yaşayıp esneklik payı bırakmamak, bireye yaşadığını ve insan olduğunu hissettirmekten çok, her şeyi ayarlanmış ve kurulmuş bir robot gibi cansız, duygularıyla ve ne hissettiğiyle bağlantısını zamanla koparmış bir hale getirebilir. Bu sebeple birey, yaşamaktan çok takvimden sadece bir gün daha eksilterek görevini yerine getirmiş biri gibi hissedebilir.
Çağdaş toplum düzeni tarafından dayatılan normlar, bireyin zamanla içselleştirerek kendilik algısını ve dünyayı anlamlandırma biçimini dönüştürür. Bazı bireyler için hayat, anlık duyguların ve tesadüfi gelişen durumların deneyimlendiği bir süreç olmaktan çıkar; bunun yerine her adımı önceden tasarlanmış, “her gün faydalı olmalıyım, verimli olmalıyım” amacıyla sürekli denetlenen bir performans alanı haline gelir. Özellikle son zamanlarda sosyal medyada gelişen ve yayılan sürekli kendini geliştirme hali, her günü ve her adımı planlama baskısı (kronofobi) durumu, “her gün bir öncekinden daha iyi ol” gibi paylaşımlar, insanları bir yandan motive etmekte, ancak bir yandan da bir performans yarışına sokabilmektedir. Dışarıdan bir baskı olmasa dahi, bireyin kendi kendine yarattığı “başarmak zorundayım” hapishanesi meydana gelir. Psikolojide buna “içselleştirilmiş zorunluluk” denir. Bu durum, bir deneyim körlüğüne yol açabilir; yani, sonuca odaklanmaktan sürecin getirdiği hisleri ve farkındalıkları görememe durumudur. Birey, var olmak ve deneyimlemek yerine başarmak zorunda olduğunu hisseder.
Var olmak yerine başarmak zorunluluğunu Alfred Adler’in üstünlük çabası kavramıyla birlikte kısaca ele alalım.
Alfred Adler’e Göre Üstünlük Çabası Nedir?
Adler’e göre her insan, hayata derin bir aşağılık duygusu ve çaresizlik hissiyle başlar (çocukken bakım verenlere bağımlı olmak, fiziksel ve zihinsel eksiklikler gibi). Bu duygu, anormal bir durum değil, insanı geliştiren temel bir yakıttır. İnsan, bu aşağılık hissinden kurtulmak ve kendini gerçekleştirmek için içsel bir motivasyona sahiptir. Adler buna üstünlük çabası der. Buradaki üstünlük, başkalarından daha iyi olmak veya onları üzmek demek değildir. Sağlıklı üstünlük çabası, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi, eksikliklerini tamamlaması ve toplumsal bağlarını güçlendirmesidir.
Mükemmeliyetçilik ile Üstünlük Çabası Bağlantısı
Birey, çocukluk döneminde sağlıklı bir güven ortamında bulunamadığında, aşağılık duygusu derin bir komplekse dönüşebilir. Birey, bu kompleksi bastırmak adına sağlıksız bir üstünlük çabası geliştirir ve bunun en net dışavurumu mükemmeliyetçiliktir. Kişi artık gelişmek istemez; kusursuz olmak, her şeyi kontrol etmek ve hiçbir zaman hata yapmamak ister. Bireyin her şeyi planlama isteği, deneyimlemekten çok proje haline getirme ve zamanı aşırı yönetme çabası aslında bu sebeptendir. Deneyim, esneklik ve hata riski barındırır; mükemmeliyetçi kişiliğe sahip bireyler hata yapmaktan ve başarısız olmaktan korkarlar. Bu nedenle, yeni deneyimlere girmekten kaçınarak, planladıkları şeyleri esnetemeyerek, konfor alanında güvende kalarak pekiştirmeye devam ederler. Her anı verimli ve hata yapmadan kusursuz yönetirlerse, o derindeki aşağılık duygusunu hissetmezler. Bu örüntü, verimli olmak ve sürekli başarmak aslında yetersizlik kompleksine karşı kuşatılmış bir zırhtır.
Adler’e göre her insan, doğası gereği aşağılık duygusunu ve eksiklik duygusunu tamamlamak adına bir dürtüye sahiptir. Sağlıklı gelişimde bu çaba, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesine hizmet eder.
Bu durumun altyapısını oluşturan diğer psikolojik dinamikleri sıralayalım:
- Varoluşsal değeri üretime bağlamak (koşullu kendilik değeri): Bu düşünce kalıbının altındaki en temel inanç, “Ben sadece başardığım, bir şeyler ürettiğim ve verimli olduğum sürece değerliyim.” fikridir. Birey, sevilmeyi, takdir edilmeyi ve değer görmeyi kendi öz varlığına değil, performansına bağlar. Bireylerin gün içinde boş durduğu anda rahatsız ve suçlu hissetme duygusu bu sebeptendir. Birey, hiçbir şey yapmadığı ve üretmediği durumda kendini faydasız, değersiz ve hiçbir şeyi hak etmiyormuş gibi hisseder. Bu inanca sahip bireylerde “meli malı” ekleriyle kurduğu düşünce ve inanç kalıpları fazladır ve performansa hizmet eden zorunluluk vardır. Örneğin, “Biraz dinlenmek için önce bu işi bitirmeliyim, bunu hak etmek için biraz daha fazla çalışmalıyım.” gibi. Sadece var olmak bireye içsel bir değersizlik verir çünkü o an üretmemektedir.
- Şema Terapi Açısından Kusurluluk ve Yüksek Standartlar Şeması: Şema terapi modeline göre bu durum, bireyin derinlerde bir yerde kendisini kusurlu ve yetersiz hissettiğine inanmasıdır. Kişi, içindeki kusurluluk hissini bastırmak ve tersini kanıtlamak adına kusursuz planlar, gerçekçi olmayan beklentiler, hedefler ve yüksek standartlar geliştirir. Sürekli performans göstermek, bireyin bu duygularla yüzleşmekten kaçınmak ve bastırmak için aşırı telafi mekanizmasıdır.
- Erken Dönem Çocukluk Yaşantıları (Başarı Odaklı Ebeveynlik): Yetişkinlik döneminde bireyin davranışlarını performansa dayalı zorunluluk haline getirmesi, çocukluk döneminde başarı ve üretim odaklı ebeveyn kaynaklı olabilir. Çocuk, dinlenme ve alan hakkı istediğinde boş durmanın kötü bir şeymiş gibi yansıtılması, faydasız olunduğu gibi inançlar geliştirmiş olabilir. Birey, sadece bir şeyler ürettiği ve başardığı zaman görülmüş, takdir edilmiş ve varlığı önemsenmiş olabilir. Buna psikolojide “koşullu sevgi” denir ve koşullu sevgi ile büyümüş bireyler, sevgiyi ve takdiri hak edilecek bir şeymiş gibi düşünebilir. Bu sebepten, birey kendini sevmekte ve saygı duymakta zorlanabilir; çünkü hak edecek bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünerek oldukları halinden memnuniyetsizlik duyabilirler. Romantik ilişkilerinde zararlı bağlar kurabilirler ve kendilerini kabul etmekte zorlanabilirler.
Birey, aynı zamanda küçükken yaşından fazla duygusal sorumluluk almışsa, çocukken temel ihtiyaçlarımızdan biri olan oyun odaklı hayatı deneyimlememiş olabilir. Bu mekanizmayı yetişkinlikte de sürdürür. Plansız ve oyun odaklı hayat içerisinde anı yaşamak, merak ve keşif, esneklik ve süreç odaklı olmayı; katı hedefler yerine anın tadını çıkarmayı, merak duygusuna ve keşfetmeye odaklı olup hayatı bir oyun alanı olarak görmeyi ifade eder.
Şimdi Sıra Deneyimlemekte: Pratik Uygulamalar
- Merak Haritası Çıkarmak (Hedefsiz Öğrenme): Bir konuyu sadece işe yarayacağı veya bir projeye dönüşeceği için değil, yalnızca o anki merakı tatmin etmek için araştırın. Sonucunda bir sertifika veya çıktı hedeflemeden konudan konuya atlayarak öğrenmenin kendisinden keyif alın.
- Mikro Deneyler Alanı Yaratmak: Hayatınıza uzmanlaşma baskısı olmadan yeni pencereler açın. Her hafta daha önce hiç denemediğiniz bir aktiviteye sadece 1 saat ayırın ve tadını çıkarın.
- Sonuç Değil, Süreç Günlüğü Tutmak: Gelişiminizi tamamlanan görevler, kazanılan paralar veya biten projelerle ölçmeyi bırakın. Günün sonunda kendinize “Bugün ne ürettim?” diye değil, “Bugün beni şaşırtan veya bana tamamen yeni hissettiren ne yaşadım?” sorusunu sorun ve not edin. Hiçbir şey üretmeden ve başarmadan da varlığımız zaten değerlidir.
- Rutini Sabotaj Etmek (Bilinçli Plansızlık): Haftanın en az bir gününü ya da birkaç saatini tamamen plansız bırakın. Önceden organize edilmemiş buluşmalar yapın veya yeni yerler keşfetmek amacıyla her gün kullandığınız aynı rotaları veya rutinleri küçük olarak değiştirin.
- Bilinçli Farkındalık (Mindfulness): Deneyimsel kaçınmayı azaltmak adına planlar durduğu anda ortaya çıkan yoğun kaygı, belirsizlik veya yetersizlik duygularını bastırmadan onlarla kalabilme, bir adım uzaktan inceleyebilme ve onlara alan açabilme becerisini geliştirmek önemlidir.
Sonuç olarak, hayat, bitirilmesi gereken, her sayfası ve her detayı bembeyaz ve kusursuz olması gereken bir proje veya kendimizi kanıtlamamız gereken bir yer değildir. Hayat, deneyimlenmek üzere bize sunulmuş bir oyun alanı veya boş bırakılan bir tuval gibidir. Onu ortaya çıkarırken hepimizin tuvali aynı renkte, aynı boyutta veya benzer resimlerle donanmış olmak zorunda değildir. Bireyin ortaya döktüğü eser kendine özgüdür; kimi yavaş fırça adımlarıyla ilerlemek ister, kimi ise hızlı, kimisi ise bazen hiç renk kullanmak istemez çünkü deneyimleme yolu belki de budur. Kendi hayatımız bize özgü ve biriciktir; onu deneyimlerken belli kalıplara uymak ve sürekli her köşesini boş bırakmamak zorunda olmadığımız bir yerdir. Gerçek yaşam, varış çizgisinde değildir. Planların esnediği, hata yapılmasına izin verilen ve doğrudan hissedilen o kusurlu anların içinde gizlidir.


