Güzel şeyler konuşulur, ağır olanlar taşınır.
Bazı evlerde bir kural vardır, ama kimse onu yüksek sesle söylemez. Duvara asılı değildir, akşam yemeğinde tekrarlanmaz, bir cümleyle ifade edilmez. Yine de herkes onu bilir. O kural şudur: burada zor duygular konuşulmaz.
Öfke yutulur, üzüntü içeride tutulur, korku sessizce taşınır. Kimse çocuğa “hislerini anlatma” demez aslında. Sadece o his anlatılmaya çalışıldığında odadaki hava değişir, bir bakış kayar, konu hızla başka yere döner. Belki de anne mutfağa geçer, belki baba gazetesine geri döner, belki bir şaka yapılır ve gerilim dağılır. Çocuk bunu bir kez değil, yüzlerce kez yaşar. Ve zamanla öğrenir: bazı şeyler söylenmez. Söylenirse bir maliyeti vardır.
İlginç olan şu ki bu ders hiçbir zaman kelimelerle verilmez. Kimse bir açıklama yapmaz, bir yasak koymaz. Ders, tekrarlanan küçük anların içine gizlenmiştir. Ve tam da sözsüz olduğu için bu kadar derine işler. Sözlü bir kurala itiraz edebilirsiniz, onu tartışabilirsiniz. Ama havaya sinmiş bir kurala itiraz edemezsiniz, çünkü onun var olduğunu bile fark etmezsiniz. Sadece ona uyarsınız.
Bu, benim üzerine çalıştığım ve kliniğimde defalarca karşılaştığım bir örüntü. Ona bir isim verdim: devralınan sessizlik.
Devralınan Sessizlik Nedir?
Devralınan sessizlik, bir ailenin içinde kuşaktan kuşağa taşınan, olumsuz duygunun açıkça ifade edilmesini, konuşulmasını ya da geçerli sayılmasını örtük ya da açık biçimde caydıran bir normdur. Yani tek bir kişinin, tek bir annenin ya da babanın davranışı değil; ailenin tümünü kapsayan, adı konmamış bir kuraldır.
Bu ayrımı önemsiyorum, çünkü çoğu zaman duygusal susturulmayı bireysel bir hata gibi düşünürüz. “Annem duygularını gösteremezdi”, “babam mesafeliydi” deriz. Bunlar doğru olabilir. Ama devralınan sessizlik bundan daha geniş bir şeydir. Bir ailenin ortak havası. Kimin ne yaptığından çok, o evde neyin mümkün olduğuyla ilgilidir. Ve çoğu zaman o evi kuran kişiler de bu havayı kendi çocukluklarından devralmıştır. Sessizlik miras gibi geçer, kimse onu bilerek bırakmasa da.
Psikanalist Enid Balint bunu yıllar önce başka bir dille ifade etmişti: bir insanı anlamaya çalışırken her zaman üç kuşakla temas hâlinde olmak gerekir; kişinin kendisi, ebeveynleri ve o ebeveynlerin ebeveynleri. Yani bir insanın odasında yalnızca o kişi oturmaz. Kendisinden önceki iki kuşak da oradadır, çoğu zaman görünmeden. Devralınan sessizlik de böyle taşınır: bugün susan kişi, aslında kendinden önce susmuş olanların sessizliğini de taşımaktadır.
Devralınan Sessizlik ve İletişim
Bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmek isterim: devralınan sessizlik çoğu zaman sessiz bir ev demek değildir. Aksine, bu evler konuşkan olabilir. Sofrada kahkaha vardır, başarılar paylaşılır, gurur dile gelir, sevgi söylenir. Ama konuşulabilir duyguların örtük bir listesi vardır ve o liste hep aynı yarıdan oluşur. Sevinç konuşulur, öfke konuşulmaz. Gurur paylaşılır, utanç saklanır. Minnet dile gelir, kıskançlık yutulur. Çocuk böylece duygunun yasak olduğunu değil, duygunun bir yarısının yasak olduğunu öğrenir. Ve kendi içindeki o yasak yarıyı, herkeste olan ama kimsenin konuşmadığı o karanlığı, bir kusur gibi taşımaya başlar. “Herkes mutlu, bir tek bende mi var bu?”
Bu sessizliğin can alıcı yanı şu: çoğu zaman sıcaklıkla bir arada bulunur. Reddedilmiş, sevilmemiş çocuklardan bahsetmiyorum. Sevilen, ama duygusunu getirecek yeri olmayan çocuklardan bahsediyorum. Aile şefkatli olabilir, ilgili olabilir, fedakâr olabilir. Yine de zor bir duygu ortaya çıktığında o duygu için bir alan açılmaz. İşte bu birleşim, sevginin varlığı ile duygusal alanın yokluğu, örüntüyü fark etmeyi bu kadar zorlaştıran şeydir. Çünkü şikâyet edilecek belirgin bir kötülük yoktur. Sadece hep eksik kalan bir şey vardır.
Kliniğimde sık sık şu cümleyi duyarım: “Aslında hiçbir şeyden şikâyetçi olamam, çok iyi bir ailem vardı.” Ve bu doğrudur. İyi bir aile vardır. Yemek vardır, ilgi vardır, fedakârlık vardır. Ama o kişi hayatının bir noktasında kendi duygularının nereye gittiğini merak etmeye başlamıştır. Neden herkesin derdini taşıyabildiğini ama kendi derdini kimseye söyleyemediğini. Neden bir odada en sakin insan olmanın onu bu kadar yorduğunu. İşte devralınan sessizlik tam da burada, iyi bir ailenin gölgesinde, sessizce yaşar.
Sessizlik Nasıl Öğrenilir?
Bir çocuk konuşmayı nasıl öğrenirse, susmayı da öyle öğrenir. Tekrarla, gözlemle, karşılık alarak.
Küçük bir çocuk düştüğünde ağlar ve etrafına bakar. O bakış bir sorudur: bu his taşınabilir mi? Eğer karşısında sakin, mevcut, duyguyu adlandırabilen biri varsa, çocuk şunu öğrenir: hislerim korkutucu değil, taşınabilir, yanımda biri var. Ama eğer o duygu her seferinde bir gerginlikle, bir kaçışla, bir konu değişikliğiyle karşılanırsa, çocuk farklı bir şey öğrenir: bu his fazla, bu his yük, bu hissi kendim halletmeliyim.
Zamanla çocuk bunu o kadar iyi öğrenir ki, artık bilinçli bir çaba gerektirmez. Duygu daha doğmadan içeride bastırılır. Yetişkin olduğunda bu kişi kendini “soğukkanlı”, “idare eden”, “kimseye yük olmayan” biri olarak tanımlar. Oysa altta yatan şey bir mizaç değil, öğrenilmiş bir sessizliktir.
Ve bu sessizlik çoğu zaman kendini bir erdem gibi gösterir. Güçlü olmak. Olgun olmak. Sorun çıkarmamak. Aile içinde “hiç dert vermeyen çocuk” övülür, oysa o çocuk sadece dert vermemeyi öğrenmiştir, derdi olmadığı için değil. Yıllar sonra aynı kişi, kendi susmasını bir başarı sanmaya devam eder. Terapiye geldiğinde bile önce bunu bir güç olarak anlatır. Ancak yavaş yavaş fark eder ki taşıdığı şey bir güç değil, bir yalnızlıktır.
Sessizliğin İki Farklı İzi
Çalışmalarımda bu örüntünün yetişkinlikte iki farklı yöne doğru iz bıraktığını görüyorum ve bu ikisi birbirinden oldukça farklı görünüyor.
Bazı insanlarda sessizlik bir tür sürekli tetikte olma haline dönüşür. Duyguları içeride tutmayı öğrenmişlerdir, ama o duygular kaybolmaz, birikir. Bu kişiler ilişkilerinde bağ kurmayı çok ister, ama sürekli bir kaygı taşırlar: acaba fazla mıyım, acaba beni bırakır mı, acaba yükümü taşımaktan yorulur mu. Duygu bastırılmıştır ama basınç artmıştır.
Bazı insanlarda ise sessizlik bir mesafeye dönüşür. Duyguyu içeride tutmak zamanla duygudan uzaklaşmaya döner. Bu kişiler kendilerine bile ne hissettiklerini soramaz hale gelir. Yakınlık geldiğinde farkında olmadan geri çekilirler, çünkü yakınlık duyguyu getirir ve duygu için hiçbir zaman güvenli bir yer olmamıştır. Dışarıdan bağımsız, kendine yeten, ihtiyaçsız görünürler. İçeride ise bir kapı çoktan kapanmıştır.
Aynı sessizlik, iki farklı kader. Biri duyguyla dolup taşan ama onu ifade edemeyen, diğeri duygudan çoktan kopmuş olan. İkisinin ortak kökeni ise aynı: konuşulamayan bir evde büyümek.
Yetişkin İlişkilerinde Sessizlik
Devralınan sessizlik çocuklukta kalmaz. Yetişkin ilişkilerimize sızar, çoğu zaman fark etmediğimiz biçimlerde. Bu sessizliği taşıyan biri bir ilişkiye girdiğinde genellikle mükemmel bir partner gibi görünür: anlayışlı, sabırlı, karşısındakinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından önce gören. Ama bu dengesizliğin bir bedeli vardır. Çünkü sürekli veren, kendi için isteyemeyen kişi zamanla görünmez hale gelir. Partneri onun da bir iç dünyası olduğunu, onun da yorulduğunu, onun da bir şeylere ihtiyaç duyduğunu çoğu zaman bilmez. Nereden bilsin? O kişi bunu hiç söylememiştir.
Ve burada acı bir döngü kurulur. Sessiz kalan kişi, anlaşılmadığını hisseder. Ama anlaşılmak için gereken tek şeyi, yani kendini açmayı, yapamaz. Çünkü açılmanın güvenli olduğunu hiç öğrenmemiştir. Böylece hem yakınlık ister hem de yakınlıktan kaçar. Hem görülmek ister hem de görünmez kalmayı seçer. Bu çelişki, devralınan sessizliğin belki de en yorucu mirasıdır.
Bu sistem sonunda hep aynı insanı üretir: sorunlarını konuşmayan ama onların içinde boğulan biri. Dışarıdan bakan bunu göremez. Yüzeyde sakinlik vardır, hatta güç vardır. Ama içeride bir su yükselmektedir ve o kişi ondan bahsetmeyi hiç öğrenmemiştir. Herkesin derdini taşıyabilecek kadar geniş, ama kendi derdini tek bir kişiye bile söyleyemeyecek kadar kapalı. Dolu, ama boşalamayan. En acı yanı da şudur: boğulma sessizdir. Çığlık yoktur, çünkü çığlık atmak da o yasak yarıya aittir. Kişi kendi içinde, kimsenin duymadığı bir yerde boğulur.
Sofrayı Korumayı Öğrenen Çocuk
People pleasing’in tohumları burada ekilir. Ama kimse ona bu adı vermez. Ona “aileyi korumak” denir, “huzuru bozmamak” denir, “uzatmayalım, tadımız kaçmasın” denir. Ali Rıza Bey’in sofrasında sesini yükseltmeyen çocuk, terbiyeli çocuktur. Oysa o çocuk terbiyeli olmayı değil, kendi rahatsızlığını ailenin huzurundan daha az önemli saymayı öğrenmektedir. Sen taşı ki sofra dağılmasın. Sen yut ki akşam güzel bitsin.
Ve o çocuk büyür, sofrayı bir ömür korur. Ama bunu yaparken kendinden öyle uzaklaşır ki bir noktadan sonra ne istediğini, hangi şeyin onu incittiğini, hatta kim olduğunu göremez hale gelir. İhtiyaçları vardır ama onları tanımaz. Bir benliği vardır ama ona hiç uğramamıştır. Herkes için orada olan, ama kendine hiçbir zaman gelemeyen biri olur. Kendine hiç uğramadan, ihtiyaçlarını ve olduğu kişiyi hiç görmeden yaşar. Ve sonra ölür.
Devralınanı Fark Etmek
Bu yazıyı bir suçlama olarak okumamanızı isterim. Devralınan sessizliği taşıyan aileler çoğu zaman kötü niyetli değildir. Onlar da bir şeyi devralmıştır. Kendi anne babaları da muhtemelen duygunun konuşulabildiği bir evde büyümemiştir. Herkes elindekiyle sevmeye çalışmıştır. Sessizlik, kötülükten değil, çaresizlikten geçer çoğu zaman.
Ama bir şeyi fark etmek, onu değiştirmenin ilk adımıdır. Devralınan sessizliğin en güçlü yanı görünmez olmasıdır. Ona bir isim vermek, onu görünür kılmak, o zincirin


