Bir psikolog olarak danışanlardan en sık duyduğum cümlelerden biri budur. İlginç olan şu ki, bu durum yalnızca terapi odalarında değil, günlük hayatın neredeyse her alanında karşımıza çıkar. İnsan, bazen kendi davranışını dışarıdan izliyormuş gibi net bir şekilde görür ama yine de o döngünün içine geri döner.
Sağlıksız beslendiğini bilen kişi, bedeninin yorulduğunu, enerjisinin düştüğünü, hatta bunun kendisine iyi gelmediğini açıkça fark eder. Belki defalarca “artık değişeceğim” diye kendine söz verir. Ama günün sonunda, aynı yorgunlukla yine aynı alışkanlığa geri döner; sanki içindeki bir parça, değişimi istemekle ona direnmek arasında sıkışıp kalmıştır.
Ertelediği işlerin hayatını zorlaştırdığını bilen birey, geceleri yatağa uzandığında zihninde dönüp duran o suçluluk hissini çok iyi tanır. Yapmadığı her işin ağırlığını taşır, “yarın kesin başlayacağım” cümlesini neredeyse ezbere söyler. Ama ertesi gün geldiğinde, sanki görünmez bir el onu yeniden aynı erteleme döngüsüne çeker. Bilmek vardır, farkındalık vardır… fakat harekete geçmek bir türlü o bilgiyi takip etmez.
Ve belki de en zor olanı: kendisine iyi gelmediğini bildiği bir ilişkide kalan kişi. Dışarıdan bakıldığında çok net görünen bir zarar, içeriden yaşandığında bulanıklaşır. Kişi hem kırıldığını hem yıprandığını hem de yalnızlaştığını fark eder. Ama buna rağmen kalır. Çünkü bazen insanı birine bağlayan şey sadece sevgi değildir; alışkanlıklar, umutlar, “belki değişir” cümlesine tutunmalar, geçmişte yaşanan güzel anıların gölgesi ve en önemlisi, o kişiyi kaybetme korkusunun yarattığı derin bir boşluk hissidir.
Ve tüm bu karmaşanın içinde insan kendine şu soruyu fısıldar: “Madem biliyorum, neden hâlâ buradayım?”
Farkındalık Değişimin İlk Adımıdır, Son Adımı Değil
Psikolojide farkındalık, kişinin düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını gözlemleyebilmesi anlamına gelir. Bu önemli bir beceridir. Ancak farkındalık tek başına davranış değişikliği yaratmaz. Örneğin bir kişi ilişkisinin toksik olduğunu fark edebilir. Partnerinin onu değersiz hissettirdiğini, sürekli eleştirdiğini veya manipüle ettiğini görebilir. Mantıksal olarak bu ilişkinin kendisine zarar verdiğini bilir. Buna rağmen ilişkiyi bitiremez. Bu durum dışarıdan bakıldığında mantıksız gibi görünse de psikolojik açıdan oldukça anlaşılabilir bir süreçtir.
Çünkü insanlar yalnızca mantıklarıyla değil, aynı zamanda duygusal bağlarıyla hareket ederler.
Beyin Mantık ve Duygular Arasında Bir Mücadele Yaşar
Karar verme süreçlerinde beynin farklı bölgeleri eş zamanlı olarak çalışır ve çoğu zaman birbirleriyle uyumlu değildir. Daha mantıksal değerlendirmeler yapan sistemler ile duygusal bağlanma, ödül mekanizmaları ve güvenlik hissiyle ilişkili sistemler her zaman aynı şeyi istemeyebilir. Bu nedenle insan zihni sık sık “bildiği” ile “hissettiği” arasında bir gerilim yaşar.
Bir ilişkinin zarar verici olduğunu bilmek bilişsel bir süreçtir; analiz etme ve değerlendirme ile ilgilidir. Ancak aynı ilişkinin içinde o kişiyi özlemek, yalnız kalmaktan korkmak ya da geçmişteki güzel anılara tutunmak duygusal süreçlerdir. Bu iki alan çatıştığında kişi hem gitmek ister hem de kalır.
İnsan beyni evrimsel olarak güvenliği önceliklendirir ve çoğu zaman tanıdık olanı, sağlıklı ama bilinmeyene tercih eder. Çünkü tanıdıklık her zaman iyi olmasa da öngörülebilirlik sağlar ve bu, beyin için bir tür güvenlik hissi yaratır. Bu yüzden zarar verici olsa bile alışılmış ilişki döngüleri güvenli gibi hissedebilir.
Bu mekanizma özellikle erken çocuklukta oluşan bağlanma örüntüleriyle daha da güçlenir; kişi yetişkinlikte bu duygusal haritayı tekrar edebilir. Ancak insan ilişkileri yalnızca tanıdıklık üzerinden şekillenmez. Bazen de kişi, alışılmışın dışında, “aykırı” ya da farklı özellikler taşıyan insanlara çekilebilir; çünkü yenilik, merak ve yoğun duygusal uyarılma hissi yaratabilir. Bu da zihnin hem güven hem de canlılık arayışı arasında gidip gelmesine neden olur.
Sonuç olarak kişi çoğu zaman ne istediğini bilse de, duygusal sistemler ile bilişsel sistemler arasındaki bu çatışma nedeniyle aynı davranış döngülerini tekrar edebilir.
Alışkanlıklar Bilgiden Daha Güçlüdür
Davranış bilimleri bize insanların çoğu davranışını otomatik pilotta gerçekleştirdiğini gösteriyor. Her gün aynı düşünce biçimlerini kullanır, aynı tepkileri verir ve aynı davranışları tekrarlarız. Zamanla bu davranışlar birer alışkanlık haline gelir.
Bir alışkanlığı değiştirmek yalnızca “bunun yanlış olduğunu biliyorum” demekle mümkün değildir. Çünkü alışkanlıklar bilgiyle değil, tekrarlarla oluşur. Örneğin, kişi sigaranın zararlarını çok iyi bilmesine rağmen stres anında otomatik olarak sigaraya yönelir; ya da ertelediği bir işi her gün “bugün kesin başlayacağım” diyerek erteler ama zihni onu yine bildiği konforlu kaçınma davranışına geri çeker. Aynı şekilde, kendisini yıprattığını bildiği bir ilişkide bile, yalnız kalma korkusu geldiğinde mesaj atma ya da geri dönme davranışı otomatikleşmiş bir döngü gibi tekrar edebilir.
Bu nedenle değişim çoğu zaman farkındalıktan sonra gelen uzun bir uygulama süreci gerektirir.
Kendimize Karşı Fazla Sert Olabiliyoruz
Birçok insan değişemediği zaman bunu kişisel bir başarısızlık olarak yorumlar. “O kadar şey biliyorum ama hâlâ aynı hataları yapıyorum.” Oysa davranış değişikliği doğrusal bir süreç değildir. İnsanlar çoğu zaman eski alışkanlıklarına geri döner, tekrar dener, yeniden başarısız olur ve tekrar başlarlar.
Psikolojik değişim bir düğmeye basmak gibi gerçekleşmez. Daha çok yeni bir yol açmaya benzer. İlk başlarda eski yolu kullanmak daha kolay gelir çünkü beyin o yolu yıllardır tanımaktadır.
Bilmek ve Yaşamak Arasında Bir Köprü Kurmak
Psikolojik iyileşme yalnızca doğru bilgiye sahip olmak değildir; o bilgiyi duygusal olarak işleyebilmek, günlük yaşamda uygulayabilmek ve tekrar tekrar deneyimleyebilmektir. Çünkü zihin bir şeyi “anlamakla”, onu “yaşamak” arasında aynı hızda hareket etmez.
Bu nedenle terapi yalnızca insanlara ne yapmaları gerektiğini anlatan bir süreç değildir. Çoğu zaman kişinin zaten bildiği şeyleri hayatına geçirebilmesi için gerekli psikolojik zemini oluşturmaya çalışır. Yani mesele yeni bir bilgi eklemekten çok, var olan bilginin duygusal olarak sindirilebilmesidir.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey yeni bir bilgi değildir. O bilgiyi taşıyabilecek cesareti, sürdürebilecek dayanıklılığı ve yeniden denedikçe güçlenen bir deneyim alanını bulmaktır.
Belki de bu yüzden psikolojik değişimin en temel gerçeği şudur: Bilmek başlangıçtır; ama değişimi mümkün kılan, bilinenin tekrar tekrar hayata geçirilebilmesidir.


