Bazen birine yakınlaşmak istersiniz, ancak içinizdeki bir şey sessizce geri çekilmeye karar verir. Yakınlığın getireceği o güvenli ve iyi hissi bilmenize rağmen, sınırların bu denli esnemesi fikri tekinsiz bir huzursuzluğu tetikler. Elinizi uzatırsınız, ancak bu temas kurma çabası yanlış bir yere değecek ve kırılgan bir şeyi bozacakmış gibi hissettirir. Belki siz de kendiniz bu tür anlar yaşamışsınızdır. Klinik pratikte sıklıkla karşılaştığımız bu derin ambivalans, Edward Scissorhands filminde harika bir sinematik karşılık bulur. Edward’ın kasabadaki bir köpeğin gözlerini kapatan kahküllerini makaslarıyla ürkekçe, ama büyük bir dikkatle kestiği o an, bu durumun en berrak yansımasıdır. Kendisi için bir tehlike unsuru olan o keskin araçları, ötekinin dünyayı daha net görebilmesi, rahat nefes alabilmesi için seferber eder. Bu sahne, klinikte sıkça gözlemlediğimiz bir insanlık haline sessiz bir metafor sunar: Çok yakınlaşamayan, yakınlaştığında kesmekten ve zarar vermekten korkan bir öznenin, tüm risklere rağmen geliştirdiği o son derece şefkatli ve özenli temas arayışı. Hem bir yakınlık ve şefkat arzusu hem de zarar verme korkusu.
Edward’ın makasları yalnızca fiziksel bir farklılık değildir; bir insanın değer verdiği birine ulaşmak isterken, bunun yerine ona zarar verebileceğinden korktuğu o anların görünür biçimidir. Yakın olma arzusu ile geri durma güdüsü eş zamanlı olarak yükselir ve film bu çelişkiyi olağanüstü bir netlikle yakalar. Edward’ın attığı her adımda bu ritmi görürsünüz: Bir yanı temas ararken, diğer yanı herkesi güvende tutmak için geri çekilmektedir.
Aidiyet, Uyumsuzluk ve Sessiz Geri Çekilme Seçimi
Kasaba halkının Edward’a yönelik başlangıçtaki yoğun hayranlığı ve ardından gelen hızlı devalüasyon süreci de psikolojik açıdan oldukça tanıdıktır. Bireyler, kendi içlerindeki yapısal boşlukları doldurmak adına bazen ötekini hızla büyütebilir ve ona taşan anlamlar yükleyebilirler. Edward’ın etrafında oluşan o ilk heyecan dalgası, aslında kasaba halkının kendi iç dünyalarında kapsayamadıkları duygu ve beklentilerin dışa vurumudur. Ancak Edward’ın, zihinlerinde inşa ettikleri o kusursuz, sorunsuz kalıba uymayacağını anladıkları an, onu hızla bir tehdit olarak konumlandırırlar. Siz de kendi hayatınızda, birinin sizi gerçek kimliğinizi anlamadan göklere çıkardığı ve ardından ilk hayal kırıklığında aynı yabancılıkla geri çekildiği bu tanıdık döngüleri tecrübe etmiş olabilirsiniz.
Bu noktada, o pastel mükemmellikteki kasabanın yapısı dikkat çekicidir: Düzenli çimler, birbirinin aynı evler, her şeyin zahmetsiz ve neşeli görünmesi için formüle edilmiş renkler… Karşımızda, nevrotik bir biçimde tek tipleşme ve sahte kendilik üzerinde ısrar eden bir dünya vardır. Sizi hiç hesaba katmadan, sizin dinamiklerinize göre tasarlanmamış bu dünyaya uyum sağlama gayreti derin bir insani çabadır. Bu sürecin en yıkıcı tarafı ise Edward’ın orada kalamayacağını, iyi niyetli de olsa yakınlık kurma çabalarının geride kaçınılmaz hasarlar ve kesikler bıraktığını gördüğü an anlama sürecidir. Filmin sonundaki o malikaneye dönüş ve izolasyon, bir vazgeçiş veya yenilgi değil; aslında sessiz bir sevgi eylemidir. Edward mesafeyi seçmektedir, çünkü değer verdiği insanları kendi yıkıcılığından korumanın bildiği tek yolu budur.
Farklı Bir Temas Biçimi
Buna karşın, Edward’ın Kim ile kurduğu bağ tamamen farklı bir tonda gelişir; daha yavaş, daha nazik ve daha dikkatli. Kim’in bahçede Edward’ın yaptığı buz heykelinden uçuşan kar taneleri altında özgürce dans ettiği o meşhur sahne, kelimelerin ötesinde bir şifa anıdır. Gökten süzülen o kar taneleri aslında Edward’ın mesafesini koruyarak bağ kurma çabasının, o derin özleminin somut bir izidir. Fiziksel temas kurmak halen riskli ve tehlikeli iken, yarattığı o estetik alan sayesinde öteki tarafından tam olarak fark edilmek ve kapsanmak, insanın içindeki o katı savunmaları yumuşatır. Kim’in ona sessizce tanıklık edişi, Edward’a ilk kez kendisini tamamen “yabancı” hissetmediği güvenli bir alan açar. Karşılığında hiçbir şey talep etmeden, sizi sadece olduğunuz gibi kabul eden ve anlayan bir bakışın iyileştirici gücü, klinikte de danışanların en çok ihtiyaç duyduğu güvenli limandır.
İçsel Dünyalar Daha Yüksek Sesle Konuştuğunda
Edward Scissorhands üzerine düşündüğümüzde, bize her zaman kendi içimizde taşıdığımız o tanıdık ama bir o kadar da yabancı hissettiren “gölgelerimiz” hatırlatılır. Jungiyen anlamda gölge; bilincimizin kabul etmekte zorlandığı için derinlere bastırdığımız, içimizdeki o ham, kontrolsüz ve potansiyel olarak “yıkıcı” bulunan taraftır. Edward’ın o keskin makasları, aslında bireyin kendi içindeki gölgenin somut bir temsilidir: Onlar hem bencilce dürtülerle etrafı parçalayabilecek yıkıcı bir silah hem de hayranlık uyandıran buz heykelleri üreten yaratıcı bir güçtür. Birey, kendi içindeki bu tehlikeli ama bir o kadar da potansiyel barındıran parçayla yüzleşmekten genellikle kaçınır; dışarıya uyumlu ve steril bir maske (persona) sunarken, makaslarını saklamaya çalışır. Ancak dışarıdan bakıldığında her şey ne kadar nizami görünürse görünsün, bilinçdışı süreçler içeride tamamen farklı bir ritimle akar.
Filmin finalinin izleyicide bu denli dürüst ve sarsılmaz bir his bırakmasının nedeni, tam olarak bu gerçekçi zeminden beslenmesidir. Edward’ın Kim ile fiziksel olarak birlikte olamaması klişe bir romantik trajedi değildir; tam aksine, duygusal ve ruhsal bir hakikattir. Bireyler bazen sevdikleri insanları, kendi içsel çatışmalarından veya sınır ihlallerinden korumanın bir yolu olarak onlarla aralarındaki mesafeyi muhafaza etmeyi seçerler. Yakınlık her zaman mümkündür ancak her ruhsal yapıda her zaman sürdürülebilir değildir. Ve bazı ilişkiler, bir kavuşma hikayesiyle değil; o imkânsızlığın, o mesafenin içinde barınan sessiz, saygın ve derin anlamla hafızadaki yerini korur.
Nihayetinde bu yapıta her döndüğümüzde, kendimizi yeniden o hassas dengede buluruz: Elini uzatma arzusu ile kişinin kendi kırılganlığını ve ötekini koruma güdüsü arasındaki o ince, şeffaf çizgi. Temas etmek iyileştirebilir de yaralayabilir de; ancak temas kurma isteğinin kendisi —o köklü, ilkel bağ kurma özlemi— başlı başına en yalın insani gerçekliğimizdir. Belki de bu yüzden Edward’ın hikayesi bir masal gibi başlar; fakat günün sonunda kendi iç dünyamızın o en sessiz, en korunaklı köşesinden bizimle konuşmayı başarır.


