Cuma, Eylül 11, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bazı Bağlar Gittikten Sonra da Kalır

Bir insan hayatımızdan çıktığında gerçekten her şey biter mi? Yoksa bazı insanlar gittikten sonra da bizimle yaşamaya devam eder mi?

Bir şarkı çalar ve bir anda yıllar öncesine dönersin. Bir koku gelir, bir anlığına kendini o insanın yanında bulursun. Bir kafeden geçersin; bir zamanlar saatlerce oturduğunuz masayı hatırlarsın. Telefonu eline alırsın, eskiden onunla konuştuğun saatte olduğunu fark edersin. O insan artık hayatında değildir. Ama bazı şeyler hâlâ onunla birliktedir.

Belki de bir aşkın bitmesi, bağın tamamen ortadan kalkması anlamına gelmiyordur. Çünkü birini hayatımıza aldığımızda yalnızca ona değil, onunla birlikte kurduğumuz küçük dünyaya da bağlanıyoruz. Birlikte dinlediğimiz şarkılara, gittiğimiz yerlere, yaptığımız rutinlere, ortak alışkanlıklara, birbirimize söylediğimiz kelimelere ve bazen geleceğe dair kurduğumuz hayallere… Fark etmeden gündelik hayatımızın parçalarını bir insanın etrafında örgülüyoruz.

Sonra o insan gidiyor. Ama hayatımızın bazı parçaları yerinde kalıyor. Bunu düşündüğümde aklıma fırtınadaki bir çiçek geliyor. Her şey sakinken kendi halinde büyüyen bir çiçek düşün. Sonra bir gün fırtına çıkıyor. Rüzgâr dallarını savuruyor, yağmur yapraklarını döküyor, gökyüzünde şimşekler çakıyor. Fırtına geçiyor. Çiçek hâlâ orada. Ama artık aynı çiçek değil.

Candan Erçetin’in “Elbette” şarkısındaki o tanıdık cümlede olduğu gibi, bazen çiçek açıyor, bazen soluyoruz. Bir dalımız kırılıyor, bazı yapraklarımız dökülüyor. Ama köklerimiz hâlâ toprağın içinde kalıyor. Bazen aşk da böyle. Hayatımıza bir insan giriyor ve biz farkında olmadan onunla birlikte kendimizde daha önce görmediğimiz bazı yerleri keşfediyoruz. Daha önce hiç bu kadar özleyebildiğimizi bilmiyorduk. Bu kadar bağlanabileceğimizi. Birinin mutluluğunun kendi mutluluğumuza bu kadar karışabileceğini. Kırıldığımızda ne kadar savunmasız olabildiğimizi. Sevildiğimizde nasıl birine dönüştüğümüzü. Belki de bir ilişkinin bize bıraktığı en önemli şey her zaman o insan değil. Bazen kendimiz oluyoruz.

Bunun yalnızca duygusal bir süreç olmadığını düşündüren bir başka şey de beynimizin yaşantılarımız karşısındaki değişebilirliği. Beyin, deneyimlerden öğrenen ve yaşam boyunca değişebilen dinamik bir yapı. Öğrenme, tekrar ve deneyimlerle birlikte sinirsel bağlantıların yapısı ve işleyişi değişebiliyor. Nöroplastisite olarak adlandırılan bu süreç, yaşadıklarımızın beynimizde hiçbir iz bırakmadan kaybolmadığını; deneyimlerin, öğrenmenin ve çevrenin beynin işleyişi üzerinde etkili olabildiğini gösteriyor (Özdemir & Özdemir, 2007).

Bu nedenle aşkı düşündüğümde şimşek geliyor aklıma. Şimşek bir sinaps değil elbette. Ama karanlığın içinde bir anda belirip daha önce göremediğimiz bir alanı aydınlatması, bazı deneyimlerin zihnimizde bıraktığı izleri düşünmek için güzel bir metafor. Bir insanla yaşadığımız deneyimler zamanla birbirleriyle bağlantılı hâle gelebiliyor. Onun sesi bir şarkıyla birleşiyor. Şarkı bir mekânı hatırlatıyor. Mekân bir kokuyu. Koku bir anıyı. Anı da bir duyguyu. Bir süre sonra hiçbiri yalnızca kendisi olarak kalmıyor.

Bir şarkı artık sadece şarkı değil. Bir sokak sadece sokak değil. Bir kahve sadece kahve değil. Çünkü zihnimiz bunlara anlam yüklemiş durumda.

Romantik aşkın kendisi de yalnızca psikolojik bir deneyimden ibaret değil. Aşk ve bağlanma süreçlerinin beynin ödül, motivasyon ve duygu sistemleriyle ilişkili olduğu; dopamin, oksitosin, vazopressin ve serotonin gibi nörokimyasal sistemlerin bu süreçlerde rol oynadığı düşünülüyor (Tufan & Yaluğ, 2010). Bu yüzden bir ilişkinin hayatımızdaki yeri yalnızca “birini sevmiş olmak” kadar basit olmayabiliyor. Birlikte geçirilen zaman, tekrar eden davranışlar, ortak deneyimler ve duygusal yakınlık bir bütün hâline geliyor. Belki bu yüzden bir ayrılıktan sonra sadece insanı özlemiyoruz. Onunla birlikte oluşturduğumuz hayatın parçalarını da özlüyoruz. Her gün konuşmayı. Birlikte kahve içmeyi. Hafta sonunu planlamayı. Bir şarkıyı ona göndermeyi. Bir şey olduğunda ilk ona anlatmayı.

Ayrılık sonrasında yaşanan yasın da yalnızca kişinin kendisini kaybetmesiyle sınırlı olmadığını burada görmek mümkün. Romantik bir ilişkinin sona ermesi, günlük yaşamın alışkanlıklarını, geleceğe ilişkin beklentileri ve ilişkinin içinde kurulan düzeni de değiştirebiliyor. Türkiye örnekleminde geliştirilen Ayrılık Sonrası Yas Ölçeği üzerine yapılan çalışmada da romantik ayrılığın ardından yaşanan yasın farklı boyutlarıyla ele alınabileceği gösteriliyor (Balcı Çelik & Bayraktar, 2023). Yani bazen özlediğimiz şey yalnızca “o kişi” değil; onunla birlikte alıştığımız hayatın kendisi olabiliyor. Ve belki en zor olanı da şu: Kendimizin onun yanındaki hâlini özlemek.

Bazen iki insan birbirine hiç benzemiyormuş gibi gelir. Biri daha sakin, diğeri daha hareketlidir. Biri bırakmayı bilir, diğeri tutunur. Biri duygularını kolayca gösterir, diğeri onları içinde yaşar. İlk bakışta bu farklılıklar bir uyumsuzluk gibi görünebilir. Oysa belki de bazı bağların güzelliği tam olarak burada saklıdır. Birbirinin karşıtı olan iki tarafın aslında birbirinin içinde küçük bir parça taşıması gibi… Karşımızdaki insanda bize yabancı gelen bir şey, bazen kendi içimizde henüz keşfetmediğimiz bir yere dokunur. Onun sakinliğinde kendi telaşımızı, onun cesaretinde kendi korkumuzu, onun bırakabilmesinde kendi tutunma ihtiyacımızı görürüz.

Belki de bazı insanlar hayatımıza bizi tamamlamak için değil, kendimizde eksik sandığımız parçaları bize göstermek için girer. Çünkü gerçek uyum, iki insanın birbirinin aynısı olması değildir. Bazen biri ışığıyla diğerinin gölgesini görünür kılar. Ve belki sevmenin en derin hâllerinden biri, karşımızdaki insanda kendimizden olmayanı severken, onun sayesinde kendimizde olanı fark etmektir.

Bazen bir insanın yanında kendimizin başka bir tarafını keşfediyoruz. Daha neşeli bir yanımızı. Daha cesur olanı. Daha romantik olanı. Daha çocukça gülebilen tarafımızı. Ya da tam tersine, sınır koyamayan, kaybetmekten korkan, kendini ikinci plana atan tarafımızı.

İlişki bittiğinde insan bazen “Ben artık eskisi gibi değilim.” diyor. Belki de değilsindir. Ama bunun her zaman kötü bir şey olması gerekmiyor. Çünkü bazı ilişkiler bize yalnızca kimi sevdiğimizi değil, kendimiz hakkında bilmediğimiz şeyleri de öğretiyor. Birinin gitmesiyle keşfettiğimiz bütün bu özelliklerin de gitmesi gerekmiyor. Hatta belki asıl mesele, onların bize ait olduğunu fark etmek.

Birlikteyken çok güldüğün için o neşeli tarafının ona ait olduğunu düşünmüş olabilirsin. Değildi. O neşe sendeydi. Bir ilişkide cesaret ettiysen, o cesaret yalnızca o insanın yanında ortaya çıkmış olabilir. Ama o cesaret yine de senindi. Belki onunla birlikte keşfettiğin romantik tarafın da. Merakının da. Sevme biçiminin de. Hayata bakışının bazı parçalarının da. İlişki bittiğinde yapılması gereken her şeyi onunla birlikte çöpe atmak değil. Bize ait olanı geri almak. Bence iyileşmenin en güzel taraflarından biri burada başlıyor.

Yeni bir şarkı seçmek. Yeni bir yere gitmek. Tek başına bir kahve içmek. Daha önce birlikte yaptığın bir şeyi bu kez kendin için yapmak. Yeni bir rutin oluşturmak. Belki uzun zamandır ertelediğin bir şeye yeniden başlamak. İlk başta tuhaf gelebilir. Çünkü yeni olan henüz tanıdık değildir. Ama beynimiz yeni deneyimlerden de öğrenir. Nöroplastisite yalnızca geçmişte yaşananların bıraktığı izleri anlatmaz; yeni deneyimlerin de beynin işleyişinde değişimlere katkıda bulunabileceğini gösterir (Özdemir & Özdemir, 2007).

Bu yüzden eski bir şarkı hâlâ onu hatırlatabilir. Ama yeni bir şarkının artık yalnızca sana ait bir anısı olabilir. Bir zamanlar birlikte gittiğin bir yere tekrar gidebilirsin. Bu kez başka biriyle değil, kendinle. Ve belki o mekânın anlamı yavaş yavaş değişir. Çünkü insanın zihni yalnızca geçmişi saklamıyor. Yeni anlamlar da oluşturuyor. Belki bir gün aynı kahveyi içersin ve artık onu düşünmezsin. Belki o şarkı çalar ve ilk defa geçmişe değil, içinde bulunduğun ana ait olur. Belki bir zamanlar onunla yaptığın bir şeyi yalnız başına yaparken fark edersin: “Ben bunu aslında onun için değil, kendim için de seviyormuşum.”

İşte bence bazı bağların dönüşmeye başladığı yer tam olarak burası. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider. Ama onların yanında keşfettiğimiz bazı özellikler bizde kalır. Bazı alışkanlıklar değişir. Bazı rutinler biter. Bazı şarkılar uzun süre canımızı acıtır. Ama zamanla onların hepsi yeniden anlam kazanabilir. Ve belki sonunda şunu fark ederiz: Biz o ilişkiyi kaybetmiş olabiliriz. Ama o ilişkinin içinde keşfettiğimiz kendimizi kaybetmek zorunda değiliz.

Fırtına geçtiğinde çiçek, fırtınadan önceki hâline dönmez. Ama büyümeye devam eder. Kırılan dalının yanından yeni bir dal çıkar. Güneşe yine başka bir yönden döner. Kökleri aynı kalırken yönü değişebilir. Belki biz de böyleyiz. Bazı bağlar gittikten sonra da kalır. Ama zamanla o bağların ne kadarının karşımızdaki insana, ne kadarının bize ait olduğunu ayırt etmeyi öğreniriz. Bir zamanlar “ondan kalan” sandığımız bazı şeylerin aslında hep bizim olduğunu fark ederiz.

Ve belki hayatımızın aşkı dediğimiz bir insan hayatımızdan çıktığında, hayatımızın tamamını da beraberinde götürmek zorunda değildir. Çünkü bazı insanlar bize bir hayat bırakmaz. Kendi hayatımızı nasıl kuracağımızı gösteren izler bırakır. Sonra bir gün yeni bir şarkı çalar. Bu kez geçmişten birini hatırlatmaz. Yeni bir günü hatırlatır. Yeni bir yeri. Yeni bir seni. Ve belki o an anlarsın: Fırtına seni yok etmedi. Sadece hangi köklerin gerçekten sana ait olduğunu gösterdi.

Bazı bağlar gittikten sonra da kalır. Ama belki mesele onların kalması değildir. Mesele, onların içinde kendinden bulduğun parçaları alıp kendi hayatında yeniden büyütebilmektir.

Kaynakça

  • Kaynakça
  • Balcı Çelik, S., & Bayraktar, M. (2023). Ayrılık sonrası yas ölçeği: Geçerlik ve güvenirlik analizi. Erzincan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 25(1), 23–34.
  • Özdemir, A. Ö., & Özdemir, G. (2007). Nörolojik disfonksiyonda rejenerasyon ve plastisite. Türkiye Klinikleri Dahili Tıp Bilimleri Dergisi, 3(10), 19–25.
  • Tufan, A. E., & Yaluğ, İ. (2010). Aşk fenomeni ve sevgi ilişkilerinin nörobiyolojisi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 2(4), 443–456.
  • Eşel, E. (2007). Aşkın biyolojik ve evrimsel temelleri. Yeni Symposium, 45(1), 21–27.
Emine Ece Yüreklier
Emine Ece Yüreklier
Psikoloji lisans eğitimimi tamamladıktan sonra, mesleki gelişimime hem akademik hem de uygulamalı deneyimlerle devam ediyorum. Eğitim sürecimde ve hastane stajım boyunca farklı psikolojik değerlendirme süreçlerini gözlemleme, çeşitli çalışma alanlarını tanıma ve insan davranışını daha yakından anlama fırsatı buldum. Psikolojiye olan ilgim yalnızca teorik bilgiyle sınırlı değil. İnsanların yaşadıkları duyguları anlamlandırmasına, kendilerini daha yakından tanımasına ve ruh sağlığına dair bilgileri daha ulaşılabilir hâle getirmeye önem veriyorum. Yazılarımda bilimsel temeli korurken psikolojiyi günlük hayatın içinden, anlaşılır ve samimi bir dille ele almayı hedefliyorum. Bence psikoloji yalnızca “insanlar neden böyle davranıyor?” sorusunu değil, “Ben ne hissediyorum, neden böyle hissediyorum ve kendimi nasıl daha iyi anlayabilirim?” sorularını da birlikte düşünme alanı. Bu nedenle yazılarımda bazen bir davranışın arkasındaki olası psikolojik süreçlere, bazen ilişkilerimize, bazen de çoğu zaman fark etmeden taşıdığımız duygulara yer vermek istiyorum. Burada psikolojiyi uzaktan anlatan biri olarak değil; merak eden, araştıran, öğrenmeye devam eden ve öğrendiklerini paylaşmayı seven bir psikolog olarak yer alacağım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar