Pazar, Temmuz 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Zihin,An,Ölüm ve Değişim

Mono no aware ya da geçiciliğin getirdiği mutluluk. Siz olmadan önce de Dünya vardı, siz olduktan sonra da olacak ve siz ise bir anlık küçük bir şahit olacaksınız. Bu zamana kadar yaşadıklarınızın geçiciliğinin farkında olup yine de sonsuza kadar yaşayacakmış gibi davranırız. Oysa bugün gördüğümüz yerler ve kişiler eninde sonunda gidecek. Başta bir sözle başladım; Japonlara ait olan ve çok çeşitli yönlerden herkesin bildiği ama bilmemezlikten geldiği bir durumu ifade ediyordu.

Batı ve Ortadoğu toplumlarının Dünya’sı Aristoteles’in biçtiği mantık kuralları etrafında şekillenir. Bu mantık kuralları, bize varlık konusunda net, değiştirilemez ve tahmin edilebilir sonuçlar sunar. Ancak hayatın kendisi öyle mi? Birden fazla değişkenin olduğu Dünya’da bir düzen varsa bile bu, bireyin anlayabileceğinden oldukça uzaktır. Ancak Doğu’da, özellikle Mahayana Budizm’inden gelen bir fikirsel yaklaşım vardır: insanın tek kontrol edebildiği an. Japon resim sanatı, müziği ve popüler kültüründe bunun çeşitli yansımaları vardır. Batı resmi, olabildiğince anı yansıtmaya odaklanırken, Batı tekniğiyle birleşen Japon resminde The Great Wave off Kanagawa tablosundaki gibi daha dinamik bir tablo sunar. Batı müziğinde Adorno tarafından zirve görülen II. Viyana çevresi, insanları şokta bırakıp ardından bir boşluğa sürükler; benzerini Çağdaş müzikte Bocelli, Hans Zimmer, Lloyd Webber ve Sarah Brightman çok iyi uygular. Sadece yüksek kültür değil, popüler müziklerde özellikle Metal müzikte de böyle bir anlayış vardır; enerji asla düşmez, eğer düşüyorsa da bir patlamaya hazırlanıyordur. Doğu’nun çalgıları Batı için bir ayin göstergesi, egzotik bir aparatken, Japon müziğinde ise patlama anları bir geçiştir ve patlama anından sonra bir rahatlama gelir. Batı Rock ve Metal müziği 90’larda Japonya’yı kasıp kavururken, yerel gruplar Malice Mizer, Gackt, Versailles ve Buck Tick gibi gruplar bunu hayatın geçiciliği üzerinden kurgulamıştı. Esas bunu Dünya’ya pazarlama şekilleri ise animeler yoluyla olmuştur. Burada özellikle dört anime üzerinden kısaca bunu okumaya çalışalım.

Gelişim ve Anlık

Japon toplumu, özellikle bilindiği gibi disiplin ve toplum baskısıyla tanınır. Esasında bu toplumdaki iki yaklaşımından diğeri Şintoizm ve Batıcı anlayış ile bağlantılıdır. Genelde bizim toplumumuza Japon Modernleşmesi sanki acısızmış gibi anlatılırken, Türk Modernleşmesi yerel kültürü yok ederken Japonya’da korunmuş olarak görülür. Aksine, Japon Modernleşmesi geleneksel ordunun tasfiyesi, Budizm’in baskılanması, geleneksel bürokrasinin yıkılışı ve merkezileşmeyle giden, ayrıca hiç durmayan bir yapıdır. Bu hızlı modernleşme, Avrupalı toplumları o kadar şaşırtmış ki, Rus-Japon savaşından sonra yeni aktörün varlığını kabul etmişlerdi. Aslında öyle olmamıştı ve 1. Dünya Savaşı’nda kazanan devletlerin arasında olmasına rağmen Batılı güçler onları görmezden gelmişti. Japon toplumu, Batılı devletlere karşı imtiyazlar verme ve aşağılanmayı yaşamıştı ve bu, onlarda asla dur durak bilmeyen bir gelişim zorunluluğunu doğurmuştu.

Baktığımızda, Japon toplumu şu anda Dünya’nın en gelişmiş ülkelerinden biri olarak kabul edilir; ancak orada yaşanan sıkıntılardan asla bahsedilmez. Bu baskı ve çalışma kültürünün nasıl insanlar arasında tükenmişlik, depresyon hatta intihar oranlarını artırdığına dair konuşulmaz. Japon Modernleşmesinin kaybettiği nesiller ve eriyen nüfus… Bunu esasında o çok sevilen animelerde de görürüz. Ancak değineceğim animeler, karanlık olmaktan öte bir iyileşme hikayesini anlatır. İlki, büyük ihtimalle asla tamamlanamamış ve hikayenin içeriğinde de tamamlanma ihtiyacı hissettirmeyen bir anime: Doraemon. Hikaye, Japonya’nın çocuklukta başlayan katı disiplini ve görev ahlakı konusunda bir hikaye ile başlar. Burada ana karakterimiz olan Nobita’dır. Anime, bir çocuğun zihnini yansıttığı için hayal gücü ve doğrusal olmayan bir zamanla doludur. Her ne kadar çevresi tarafından tembelliği yüzünden baskı görse de geleceğe dair asla umudu kesmez ve geleceğin bir çocuk için nasıl değişken olduğunu görürüz. Animenin konusu da esasında bir çocuk için limitlerin olmayışıdır.

Bir sonraki anime Natsume’s Book of Friends. Artık burada yaş ilerlediği zamanın eskisi kadar doğrusal olmadığı ve geçmişin hayaletinin geleceği nasıl etkilediğinden bahsedilir. Ana karakter Natsume, yetim olarak büyümüş ve istismara uğramış bir ergendir. Ancak ergenliğin dünyasında hala daha oturmamış karakteri ve Nobita kadar hızlı olmasa da yavaş bir iyileşme hikayesi görürüz. Bir diğer anime ise Mushishi. Ana karakterimiz olan Mushishi, artık yetişkin olduğu için zaman doğrusaldır ve geçmiş asla gitmez. Onun iyileşme süreci ise sadece kabulleniştir ve hayata karşı mesafe geliştirmekten başka şansı yoktur.

Son animeye geçmeden önce, esasında bunların hepsinde hayatın farklı dönemlerinde geçirilen dönüşümler ve anlığın iyileşmek için farklı yönleri vardır. Ancak ortak nokta, dışsal kontrolün bir içsel kontrole geçişidir. Burada bir çocuk için hayallerle şekillendirme, ergen için kabullenmeyle gelen bir mutluluk ve bir yetişkin içinse kabullenmeyle gelen acıdan kurtulmadır. Yaş ilerledikçe gelen dışsal sorunların büyümesi ve en önemlisi içsel değişimin artık kalıplaşması, kişide kaçışın imkansızlığına dair bir köksel inanç geliştirir. Peki, son anime de ne olur?

Spirited Away, büyük ihtimalle herkesin bildiği Miyazaki’nin ödüllü yapımıdır. Miyazaki, yaptığı eserlerinde zamansız bir iyileşmeyi konu edinir. Aynı anda bir çocuğun hayal gücü, ergenin dengesizliği ve yetişkinliğin doğrusallığını bir arada verir. Özellikle değindiği konularda bir değişim yaşanmadan değişimi getirir. Esas değişim, karakterin kendi zihninde olur. Burada esasında karakterin kendi içsel dönüşümünü kendi açısından işler. Miyazaki’nin işledikleri de genelde tek bir yaşa takılı kalan kişiler değildir ve içselliğin nasıl değiştirdiğini gösterir.

Ölüm ve Anlık

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Aşık Veysel

Bu şiiri ilk defa ortaokul yıllarımda Barış Manço ile Cem Karaca’nın yapmış oldukları düetten öğrenmiştim. Tabi o zamanlar tam anlamamıştım. İki kapılı bir hanın doğum ile ölümü temsil ettiğini lise yıllarında öğrenmiştim. Aşık Veysel, esasında ekonomik olarak çok da iyi bir kesimden değildi; hatta bilindiği gibi görme yetisini kaybetmişti. Çoğu kişi için esasında yaşarken ölmüş denilen bir durumdaydı; ancak o hayattan kopmadı. Kendisi öleceğini bilirdi ancak yaşarken ölmezdi. Genelde hep Japonlardan bahsettik; ancak bizim kendimize ait yerli ve milli toplumsal travmalarımız var. Türk toplumunun, özellikle Osmanlı’dan kalan ve Cumhuriyetle devam eden ciddi travmaları olduğunu, hatta bunun Modern Türk ulusunun doğuşundaki etkilerini unutmamak lazım. Bu travmalar, bizim ulusumuzu oluştursa da toplumsal bir çöküşü de beraberinde getirmişti. Dışarıya asla güvenmeme, otoriterlik ve sürekli yaşanan kaybetme endişesi. Bunun makro düzeydeki etkisi kadar nesiller boyu aktarılan sinirli bir yapı, sevdiğini gizleme ve baskı kültürünü de beraberinde getirmişti. Oysa Anadolu’nun hoşgörüsü ve misafirperverliği nereye gitmişti? Olan, esasında klasik bir şablon; travma yaşayanın travma yaşatması ve sonunda da anın ölümünü getirdi. Yani biz toplum olarak yaşayalım derken, yaşarken ölmüştük.

Çınar Özkilimci
Çınar Özkilimci
2024 yılında Dokuz Eylül Psikoloji bölümüne başlamıştır ve aktif olarak eğitime devam etmektedir. İngilizce, Almanca ve Osmanlı Türkçesi bilmekte olup bu dilleri aktif olarak geliştirme ile kullanma gayesindedir ayriyetten Latince öğrenmeye başlamıştır. Pyhton, SPSS ile R üzerine eğitimler alıp kendi çapında çeşitli modeller ve analizler yapmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar