Salı, Mayıs 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yanlış Akort Edilmiş Ruhlar: Sevginin İletim Hatası ve Şifanın Keşfi

Hiç Çalınmamış Bir Enstrümanın Sessizliği

Merhaba sevgili sen, seninle tekrardan bir araya geldiğimiz için mutluyum. Bu bahar Ankara adeta kış havasında geçiyor. Sen neredesin ve orada havalar nasıl bilmiyorum ama umarım güzel günler gördüğün bir bahardır. Koca bir ayın sonunda pek çok şeyi hatırladım geçmişe dair, gördüm ve sanırım anladım. Bugün ile ilgili bazı asıl sebepleri anladım. Eğer izin verirsen sana bundan bahsetmek istiyorum.

Şimdi bir evin en ücra köşesinde, kadife kılıfının içinde unutulmuş bir çello hayal et. Rezonans kutusu derin hikayelerle dolu, telleri ise titremeye hazır bir gerginlikte… Ancak bu enstrüman, var olduğu günden beri ne bir yayın sıcaklığını hissetmiş ne de gövdesini saran bir parmağın şefkatine tanık olmuştur. O evde “ses” vardır; adımlar yankılanır, kapılar kapanır, rutinler işler ama enstrümanın içindeki o asıl tınıya dokunan kimse yoktur. Aile denilen bu koca iklimde sevgi dilinin yanlış, eksik ya da sadece belirli bir koşula bağlı olarak aktarıldığı, duygusal tohumların hatalı ekildiği bir çocuğun iç dünyası tam olarak bu “hiç duyulmamış melodi” gibidir.

Böyle bir iklimde büyümek, dış dünyaya karşı duyusal bir izolasyon içinde şekillenmektir. Sevgi; bir temasın güveninde, kapsayıcı bir bakışta veya ihtiyaç anında uzanan bir elin varlığında ete kemiğe bürünmediğinde, çocuk için soyut ve tehlikeli bir kavram haline gelir. Karşılık bulmayan her gülücük ve yankılanmayan her duygusal çağrı, o enstrümanın tellerinde ağır bir dilsizleşme başlatır. Çocuk, kendi ruhunun notalarını keşfedeceği bir “ayna” bulamadığı için, yavaş yavaş kendi sessizliğine gömülür. Bu durum bir süre sonra trajik bir kabullenişe dönüşür: Bir müziğe sahip olduğunu unutmak ve sadece var olmanın donuk ritmiyle yaşamaya alışmak. Buradaki sessizlik, sesin yokluğu değil, anlamın ve temasın yokluğudur.

Peki bu yokluk neler mi getirir? Belki de asıl soru neler götüreceğidir.

Rezonans Kaybı ve Ruhun Teknik Sessizliği

Bu sessizlik, psikoloji literatüründe duygusal ihmal olarak tanımlanan ve etkileri genellikle fiziksel şiddetten daha görünmez ama çok daha yıkıcı olan bir boşluğun yansımasıdır. Bir çocuğun dünyasında sevgi eylemsiz kaldığında, John Bowlby’nin temellerini attığı bağlanma kuramı devreye girer. Çocuk, temel güven duygusunu inşa edebilmek için ebeveyninden bir “duygusal yankı” bekler. Ancak bu yankı gelmediğinde, çocukta güvenli bağlanma yerine savunma amaçlı bir kaçıngan bağlanma stili gelişir. Enstrüman, akort edilmemiş bir piyano gibi “uyumsuz” kalır; çünkü notalarını doğrulayacak bir “rehber kulak” yoktur. Ebeveynin çocuğun duygusunu aynalayamadığı her an çocuk, kendi varlığının bu dünyada bir karşılığı olup olmadığını tartmaya başlar.

Psikolojik açıdan bu durum, Jeffrey Young’ın tanımladığı duygusal yoksunluk ve kusurluluk şemalarını kemikleştirir. Çocuk, sevginin hatalı iletimini veya yokluğunu kendi varlığındaki bir “hata” olarak kodlar. Bu noktada nörobiyolojik bir korunma refleksi başlar: Beyindeki mantık merkezi olan prefrontal korteks, hayal kırıklığının yarattığı acıyı bastırmak için duyguların merkezi olan amigdala üzerindeki kontrolü artırır. Sonuç, kişinin kendi duygularını isimlendirememesi durumu olan aleksitimi’dir. Enstrüman, tellerinin kopmasından korktuğu için kendini tamamen kilitlemiş, rezonans kutusunu dış dünyaya kapatmıştır. Bu bireyler yetişkinlikte genellikle “duygusuz” olarak yaftalansalar da aslında içlerinde çok büyük bir fırtınayı, kimse zarar görmesin diye bastırmaktadırlar.

Bu yapısal dönüşüm, yetişkinlikte duygu düzenleme güçlükleri ve derin bir “iletim kopukluğu” olarak hayat bulur. Çocuk, davranışların gerisindeki niyetleri, arzuları ve hisleri doğru bir biçimde anlamlandırma, yani kendi ve ötekinin zihninde olup bitenleri okuyabilme yetisini ebeveyninden öğrenemediği için, partnerinin yakınlık taleplerini bir “ihtiyaç” olarak değil, bir “tehdit” veya “istila” olarak algılar. En trajik olanı ise, içindeki o yoğun sevgiyi nasıl dışarı aktaracağını, hangi kelimeyle veya dokunuşla ileteceğini bilememesidir. Sanki içinde devasa bir okyanus taşıyor ama bunu bir damlalıkla bile karşı tarafa akıtacak kanalları bulamıyor gibidir. Bu duygusal ketlenme, sevgiyi hem almayı hem de vermeyi imkânsız kılar; çünkü kişi, sevgiyi hiçbir zaman tam olarak ulaşılamayan ya da ulaşıldığında ağır bedeller ödenen yabancı bir alfabe gibi algılar. Ve hiç bilmediğiniz bir alfabenin içinde kelimeler kurabilmek, işitmeyen birine sessizliğin melodisini anlatmak gibidir.

Yanlış Akort Edilmiş Bir Geçmişten Sevgi’liye

Sonuç olarak sevgili sen, aile ikliminde sevginin yanlış, eksik veya sadece bir kontrol aracı olarak aktarılmış olması bireyin duygusal mimarisini şekillendiren en temel, sarsıcı unsurdur. Ancak bu hatalı kodlar, bir insanın ömür boyu taşımak zorunda olduğu kaçınılmaz bir kader değildir. İnsan ruhu, her ne kadar hasar görmüş olursa olsun, iyileşmeye yönelik muazzam bir içgüdüye sahiptir. Bazen hayatınıza biri girer; bu bir dost, bir öğretmen ya da bir partner olabilir. O kişi size gerçek sevginin nasıl hissettirmesi, nasıl özgürce yaşatılması ve en önemlisi güvenle nasıl aktarılması gerektiğini yeniden öğretir. Bu “onarıcı ilişki”, enstrümanın tozlu tellerine değen ilk usta el, ilk şefkatli dokunuş gibidir. Bu yüzden sevgiden korkmak ya da geçmişin gölgesinde saklanmak yerine, ona sıkı sıkı tutunmak gerekir. Şifaya dönüşmenin ilk ve en büyük adımı, sevginin iyileştirici gücünü kabul etmek ve o güne kadar konuşulmamış o yabancı dili öğrenmeye cesaret etmektir.

İnsan ruhu, beynin yeni deneyimleriyle kendini fiziksel ve işlevsel olarak yeniden yapılandırabilme gücü sayesinde bu hatalı akordu düzeltebilir. Çocukken yanlış kodlanmış, hırpalanmış veya görmezden gelinmiş o enstrüman, doğru bir bağ ve öz şefkat ile yeniden düzenlenebilir. “Kazanılmış Güvenli Bağlanma” dediğimiz bu kutsal süreçle, kişi kendi içindeki o sevgiyi yanlış tanıyan, köşesine büzülmüş çocuğun elinden tutup ona sevgiyi sağlıklı bir şekilde almayı ve korkmadan iletmeyi kelime kelime öğretebilir. Sevginin hatalı aktarılması bir “iletim kazası” olabilir; ancak o kazadan sağ çıkmak ve yeni yollar inşa etmek bizim elimizdedir. Sevginin hatalı aktarıldığı bir geçmişin yükünü, bugünün farkındalığıyla bir şifaya dönüştürmek… Bu dönüşüm sadece bireyin kendisini değil, kendisinden sonraki nesillere bırakacağı duygusal mirası da tamamen iyileştirecek olan o mucizevi senfoninin asıl ve en görkemli başlangıcıdır. Geçmişin sessizliğini bozan her yeni tını, ruhun özgürlüğüne doğru atılmış bir adımdır.

Ve sevgili sen; eğer varsa ruhunun tellerine dokunmaya cesaret eden bir sevgi, bırak kılıfında bekleyen o en güzel şarkılar yankılansın içinde. Kim bilir, belki de o tını seni tozlu raflardan indirip hayata karşı bir dansa davet eder. Fena mı olur? Hatta bakarsın, o güne kadar kimseden duymadığın, tamamen sana ait o yepyeni besteleri artık bizzat sen yapmaya başlamışsındır.

Durdane Karlı
Durdane Karlı
5 Şubat 2002 yılında Adıyaman’da doğdum. Ankara’da yaşıyorum. Lisans eğitimimi Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Psikoloji Bölümünden onur derecesiyle tamamladım. Alana dair eğitimlerimi almaya devam ediyorum. Ankara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Otizm Uygulama ve Araştırma Merkezinde, 2023 Haziran tarihli gerçekleştirdiğim staj sürecinde; psikolojik testler ve WAIS-R (zeka testi)’a katılma, anamnez alınırken gözlem yapma, katkı gösterme imkânı buldum. Ayrıca Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğünde, 2023 Ulusal Staj Programı kapsamında stajımı tamamladım. Klinik Görüşme Teknikleri Uygulayıcı Eğitimimi, Uzman Klinik Psikolog Nurdan Ökten eğitimiyle tamamladım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar