Bu haftaki yazımda, İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Abbas Kiarostami’nin başyapıtı Kirazın Tadı filminden feyz aldım. Beyaz perdede akan o tozlu yollar, aslında her birimizin zihnindeki engebeli arazilerin birer yansıması gibi.
Film, bir adamın hayatına son verme kararı ve bu yolda kendisine eşlik edecek birini arayışı üzerine kurulu olsa da, aslında bize ölümden çok yaşamın anlamını sorgulatan derin bir psikolojik tahlil sunar.
Psikolojik Yabancılaşma ve Sessiz Çığlık
Hayattan kopuş teması, psikolojide genellikle derin bir yabancılaşma ile başlar. Kişi, sadece çevresine değil, kendi bedenine ve varlığına da yabancılaşır.
Filmdeki bitmek bilmeyen araba yolculuğu, bu yabancılaşmanın mekânsal bir tasviridir. Kahramanımız, dış dünyadan kopmuş ve yalnızca kendi içsel karanlığına odaklanmıştır. Bu durum klinik açıdan “tünel vizyonu” olarak adlandırılır; yani kişi sadece acısını görür, o acının dışındaki tüm alternatifleri ve yaşamın küçük ışıklarını görüş alanından çıkarır.
Ancak Kiyarüstemi bize önemli bir şeyi hatırlatır: Hayatın anlamı çoğu zaman büyük ideallerde değil, küçük duyusal temaslarda gizlidir.
Farkındalık: Küçük Anların Büyük Etkisi
Filmde yaşlı bir adamın anlattığı hikâye, psikoterapinin temel kavramlarından biri olan farkındalık (mindfulness) yaklaşımının en yalın örneklerinden biridir.
İntihar etmek üzereyken bir dut ağacına takılan ve sadece o meyvenin tadı için yaşamayı bir gün daha erteleyen adamın hikâyesi, ruhun iyileşme potansiyeline dair güçlü bir metafor sunar.
Bu anlatı bize şunu söyler: Bazen yaşamı devam ettiren şey büyük anlamlar değil, küçük hislerdir.
“Acını Anlayabilirim Ama Hissedemem”
Filmin en sarsıcı noktalarından biri, bireysel acının tekilliğidir:
“Senin acını anlayabilirim ama hissedemem.”
Bu cümle, empatinin sınırlarını çizer. Psikolojik kriz anlarında insan, en yakınlarına rağmen kendini yalnız hissedebilir. Bu yalnızlık, vazgeçişi hızlandırabilir; ancak aynı zamanda önemli bir gerçeği de ortaya koyar:
Yaşamı seçme sorumluluğu, yalnızca bireyin kendisine aittir.
Yaşlı bilgenin dini ya da ahlaki öğütler vermek yerine; güneşi, ayı ve bir meyvenin tadını hatırlatması tesadüf değildir. Çünkü zihin çöktüğünde, mantık geri çekilir ve geriye sadece hissetmek kalır.
Duyusal Topraklanma: Kirazın Tadını Hatırlamak
Modern dünyada çoğumuz bir tür “duyusal uyuşukluk” içinde yaşıyoruz. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, basit ama anlamlı deneyimleri fark etmeyi unutuyoruz.
Psikolojide topraklanma tekniği, bireyin beş duyusu aracılığıyla ana bağlanmasını sağlar. Filmdeki “kirazın tadı” metaforu tam olarak bunu temsil eder.
Eğer hâlâ:
- Rüzgârın teninizdeki serinliğini hissedebiliyorsanız
- Bir sesin içinizde bıraktığı etkiyi fark edebiliyorsanız
- Bir meyvenin tadını alabiliyorsanız
yaşamla bağınız hâlâ devam ediyor demektir.
Bu küçük duyumsamalar, ruhun en güçlü bağlarıdır.
Sonuç: Seçim Bizim
Kiyarüstemi, filmin sonunu izleyiciye bırakarak en önemli psikolojik mesajı verir: sorumluluk.
Hayat devam mı edecek, yoksa o çukurda mı kalacak? Bu sorunun cevabı ne toplumsal normlarda ne de dışsal otoritelerde saklıdır. Cevap, bireyin kendi içindedir.
Bazen her şeyin üst üste geldiği, kendimizi o tozlu yollarda kaybolmuş hissettiğimiz anlarda durup kendimize şunu sormalıyız:
- Bu sabah gökyüzünü fark ettim mi?
- Birinin gülümsemesi içimi ısıttı mı?
Eğer bu sorulara küçük de olsa bir “evet” sızıyorsa, yaşam hâlâ keşfedilmeye değerdir.
Unutmayın: Hayat bazen sadece bir meyvenin tadı kadar basittir. Ve o tadı almak için bir gün daha beklemek, her şeyin değişebileceği o mucizevi ana kapı aralayabilir.

