Bir embriyo rahme ya tutunur ya da tutunamaz. Daha da geriye gidersek milyonlarca spermden yalnızca bir tanesinin yumurtaya tutunmasıyla başlar hayat. Doğum ancak annemizin güvenli sularını bırakabildiğimizde gerçekleşir. Oradan çıkınca ise belki dehşetle karşıladığımız dünyada bu kez bizi besleyebilecek ve sakinleştirebilecek tek şeye tutunuruz; annemizin memesine. Daha sonra onu da bırakırız. Zorlansak da, yoksunluğunu yaşasak da bırakırız.
Bir noktada tutunarak ayağa kalkabildiğimiz ama bırakırsak yere düşeceğimiz ayaklanma dönemi başlar. Eskiden tutulmazsak düşeceğimiz yerler, yavaş yavaş biz tutmazsak düşeceğimiz yerlere dönüşür.
Psikanalitik Bakışla Tutunmak ve Bırakmak
Bu döngüler hep başta zorlansak da bırakarak ve sonra yeni şeylere tutunarak değişir. Mahler için bu mesele ayrışma ve bireyleşmenin zorunlu aşamalarında; Klein için iyi nesne ve kötü nesne arasındaki geçişte; Winnicott içinse ruhsal olarak tutulma yani kapsanma deneyiminde belirir.
Winnicott’un “holding” dediği şey, annenin yalnızca fiziksel değil ruhsal olarak da bebeği tutmasıdır; ama sağlıklı gelişim için annenin yavaş yavaş bırakabilmesi de gerekir.
Yetişkinlikte Tutunmak ve Bırakmak
Varlığımızın başından beri hem fiziksel hem de ruhsal olarak bu kadar hayati olan bu ikilem yetişkinlikte nelere tekabül eder? İşimizi seçerken, bir ilişkiyi yaşarken, her sabah yataktan kalkarken… tüm seçimlerimizde tutunmak ve bırakmak düzleminden parçalar bulabiliriz.
Seçmek bazen tutunacak kadar hayati bir eyleme dönüşür ve orada artık özgürlükten çok korkular vardır. Bir çok varoluşçunun da karşılaştığı gibi özgürlüğün bedeli çoğu zaman dayanılmaz bir kaygıdır ancak bu kaygıyla karşılaşmadan da otantik bir yaşamdan söz edemeyiz.
O zaman şu soru sorulabilir: ya sıkı sıkıya tutunduğumuz yerler, aslında çoktan vadesini doldurmuş şeylerse?
Özgürlük, Kaygı ve Seçimler
Varlığımızın başından beri hem fiziksel hem de ruhsal olarak bu kadar hayati olan bu ikilem yetişkinlikte nelere tekabül eder? İşimizi seçerken, bir ilişkiyi yaşarken, her sabah yataktan kalkarken… tüm seçimlerimizde tutunmak ve bırakmak düzleminden parçalar bulabiliriz.
Seçmek bazen tutunacak kadar hayati bir eyleme dönüşür ve orada artık özgürlükten çok korkular vardır. Yalom’un dediği gibi, özgürlüğün bedeli çoğu zaman dayanılmaz bir kaygıdır.
O zaman şu soru sorulabilir: ya sıkı sıkıya tutunduğumuz yerler, aslında çoktan vadesini doldurmuş şeylerse? Hepimizin kendisini ait hissettiği yerler, kişiler, ideolojiler ve alışkanlıklar elbette vardır. Ama ya ait hissetmek, seçim yapmak, ve denemek ile “sımsıkı tutunmak” arasındaki farkı bilmiyorsak ve her şey tutunmak kadar hayati ya da bırakmak kadar ölümcül geliyorsa?
Bu yüzden ya düşsek daha güçlü kalkabileceğimiz yerler varken biz, sözde tutunduğumuz dallarda yavaş yavaş kuruyorsak? Bu soruların cevapları herkes için farklı olabilir.
Ama neyi neden yaptığımızı, neden öyle hissettiğimizi ve düşündüğümüzü — yargıyı bir kenara koyup, gerekirse korkudan titreyerek — kendimize sorarsak; belki de sıkmaktan yorulan ellerimiz biraz olsun gevşer.
Otantik Tutunmalar ve Bırakmalar
O zaman tek kolla asılmaya, arada bırakmaya, düşsek de ölmeyeceğimizi fark etmeye ve istiyorsak yine sımsıkı tutunmaya devam etmeye cesaret edebiliriz. Tutunmak otantik tutmalara ve bırakmalara dönüşebilir.
Çünkü yaşamımız tutunmak ve bırakmakla başlayıp bu ikilemin için kalabilmeyi gerektirerek ilerlerken en sonunda yine bir bırakışla ve belki yeni bilinmeyenlere tutunuşla son bulur.


