Bazen bir ayrılığın ardından özlediğimiz kişinin kendisi olduğundan eminizdir. Peki ya özlediğimiz şey onun yanında olduğumuz kişi, hissettiğimiz güven veya gördüğümüz değer ise?
Birini hayatımızdan çıkarmak, yalnızca bir insanın yokluğuna alışmak anlamına gelmeyebilir. Onunla kurduğumuz rutinler, paylaştığımız anılar ve onun yanındayken hissettiğimiz duygular da hayatımızın bir parçası haline gelir. Bir mesajın gelmesini beklemek, günün nasıl geçtiğini anlatmak, zor bir anda aranacağını bilmek… Zamanla bütün bunlar yalnızca bir kişiyi değil, o kişiyle birlikte kurduğumuz bir yaşam biçimini temsil etmeye başlayacaktır.
Belki de bu yüzden bazı ayrılıklar, beklediğimizden daha zor gelir çünkü kaybettiğimiz şey yalnızca “o” olmayabilir; onun yanında hissettiğimiz güven, değerli olma duygusu, aitlik hissi ve hatta kendimizin o ilişkideki hali de olabilir.
Bu sorunun cevabını anlamak için önce insanın ilişki kurma ve bağlanma ihtiyacına bakmak gerekir. John Bowlby’nin geliştirdiği Bağlanma Kuramı, insanların yaşamın erken dönemlerinden itibaren kendileri için önemli olan kişilere karşı güçlü duygusal bağlar geliştirdiğini öne sürer. Bowlby’ye göre bağlanma yalnızca fiziksel olarak birinin yanında olma isteği değildir; aynı zamanda kişinin kendisini güvende hissetmesini, ihtiyaç duyduğunda destek alabileceğini bilmesini ve zorlayıcı durumlarda bir “güvenli üs” bulmasını da içerir. (Bowlby, 1988)
Bu bağlanma ihtiyacı yalnızca çocukluk dönemine özgü değildir. Yetişkinlikte de romantik partnerler, kişinin kendisi güvende hissettiği ve duygusal olarak destek aldığı önemli bağlanma figürleri haline gelebilir. Bu nedenle bir ilişki sona erdiğinde kaybedilen yalnızca birlikte geçirilen zaman ya da fiziksel yakınlık olmayabilir. Kişi aynı zamanda kendisini güvende hissettiği, anlaşıldığı veya değerli gördüğü bir ilişki biçimini de kaybedebilir.
Tam da bu noktada, ayrılık sonrasında neden yalnızca kişiyi değil, onunla birlikte yaşadığımız duyguları da özlediğimiz sorusu ortaya çıkar. Bir insanı düşündüğümüzde yalnızca onun yüzü, sesi veya davranışları aklımıza gelmeyebilir.
Onun yanındayken hissettiğimiz huzur, değerli olma duygusu, aitlik ya da kendimize duyduğumuz güven de zihnimizde canlanabilir. Bu nedenle bazen “onu özlüyorum.” dediğimizde, özlediğimiz şeyin bir kısmı aslında o ilişkinin bize sunduğu duygusal deneyim olabilir ancak burada yalnızca bağlanma ihtiyacından söz etmek yeterli değildir çünkü yakın ilişkiler kişinin kendisinin algılama biçimini de zaman içerisinde değiştirebilir. Bu noktada Aron & Aron’un Benliğin Genişlemesi Modeli önemli bir açıklama sunar. Modele göre insanlar yakın ilişkiler aracılığıyla yalnızca başka bir insanla bağ kurmaz; aynı zamanda kendi benliklerini de genişletirler.
Partnerin sahip olduğu özellikler, bakış açıları, deneyimler ve sosyal çevre zaman içerisinde kişinin kendi benlik algısının bir parçası haline gelebilir. (Aron & Aron, 1986)
Örneğin, bir insan partneri sayesinde daha önce hiç ilgilenmediği bir hobiyle tanışabilir, farklı insanlarla bir sosyal çevre oluşturabilir veya kendisinde fark etmediği bir özelliği keşfedebilir. İlişki içerisinde yaşanan deneyimler, kişinin yalnızca partneri hakkındaki düşüncelerini değil, kendisi hakkındaki düşüncelerini de değiştirebilir. “Ben böyle biri değilim.” dediği bir şeyi denemeye başlaması ya da “Bunu yapamam.” dediği bir konuda kendisine güvenmesi bunun basit örneklerinden biridir. Burada ayrılık sonrası yaşanan özlemin neden bazen bu kadar yoğun olduğu daha anlaşılır hale gelir çünkü kişi yalnızca karşısındaki insanın yokluğuyla değil, onunla birlikte oluşmuş birçok şeyin değişmesiyle karşı karşıya kalır. Geleceğe dair kurulan planlar anlamını kaybedebilir. Hatta kişi ilişki içerisinde alıştığı kendi halini bile arayabilir. Bu noktada “Kişiyi mi özlüyoruz, yoksa bize hissettirdiği şeyi mi?” sorusu daha karmaşık bir hale gelir. Çünkü insan ile insanda oluşan duygu birbirinden tamamen bağımsız değildir. Sevdiğimiz kişinin bize güven vermesi, bizi anlaması veya değerli hissettirmesi, o kişiye yönelik bağımızın bir parçası haline gelebilir. Dolayısıyla “Ben aslında onu değil, bana hissettirdiğini özlüyorum.” demek her zaman doğru bir ayrım olmayabiliyor. Bazen özlenen şey, kişinin kendisiyle birlikte onun hayatımızda yarattığı anlamdır. Örneğin birinin bizi her sabah araması yalnızca bir telefon görüşmesi değildir; zamanla “önemseniyorum” hissinin bir parçasına dönüşebilir. Birlikte yapılan bir yürüyüş ise yalnızca bir aktivite olmaktan çıkıp o kişiyle ilişkilendirirdiğimiz huzur ve yakınlık duygusunu temsil edebilir. Bu nedenle kişi ortadan çıktığında, yalnızca fiziksel bir yokluk değil, onunla ilişkilendirirdiğimiz bazı duyguların eksikliği de hissedilebilir. Bu noktada ayrılık sonrasında kendimize yalnızca “Onun neden özlüyorum?” diye sormak yerine, “Onun yanındayken kendimi nasıl hissediyordum?” sorusunu da sormak anlamlı olabilir. Çünkü bazen özlediğimiz kişi kadar, onun yanında ortaya çıkan kendilik halimize de özlem duyabiliriz.
Belki de bir ayrılığın ardından yaşadığımız özlemi yalnızca “onu özlüyorum” diyerek açıklamak yeterli değildir. Çünkü yakın ilişkiler, hayatımıza bir insanın girmesinden çok daha fazlasını değiştirebilir. O kişiyle kurduğumuz bağ, kendimizi güvende, değerli, anlaşılmış veya ait hissetmemizi sağlayabilir. Aynı zamanda birlikte yaşadığımız deneyimler, alışkanlıklar ve paylaşımlar benlik algımızın bir parçası haline gelebilir.
Bu nedenle ayrılık sonrasında özlediğimiz şey bazen kişinin kendisi, bazen onun bize hissettirdikleri, bazen de onun yanında olduğumuz kişi olabilir. Hatta çoğu zaman bunların birbirinden ayrılması mümkün değildir. Çünkü bir insanı bizim için anlamlı yapan şeylerden biri de onunla kurduğumuz ilişkinin bizde bıraktığı izdir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru tam olarak “Onu mu özlüyorum?” değildir. Bunun yerine, “Onun hayatımda olduğu dönemde kendimi nasıl hissediyordum ve şimdi aslında neyi kaybetmiş gibi hissediyorum?” diye düşünmek, özlemin kaynağını anlamamıza yardımcı olabilir.
Çünkü bazen bir insanın yokluğuna değil, onunla birlikte hayatımızda var olan kendimize özlem duyarız. Ve belki de bazı ayrılıkların en zor tarafı, yalnızca birini kaybetmek değil; onun yanında tanıdığımız bir parçamızla yeniden karşılaşmaktır.
Kaynakça
- Simpson, J. A., & Rholes, W. S. (2017). Adult attachment, stress, and romantic relationships. Current Opinion in Psychology, 13, 19–24. https://doi.org/10.1016/j.copsyc.2016.04.006
- Fraley, R. C. (2019). Attachment in adulthood: Recent developments, emerging debates, and future directions. Annual Review of Psychology, 70, 401–422. https://doi.org/10.1146/annurev-psych-010418-102813
- Aron, A., & Aron, E. N. (1986). Love and the expansion of self: Understanding attraction and satisfaction. Hemisphere Publishing Corporation.


