Yakın partner şiddeti çoğu zaman öfke kontrolü, dürtüsellik ya da kişilik özellikleri üzerinden açıklanmaktadır. Oysa psikanalitik kuram, saldırgan davranışların yalnızca görünen kısmına değil, bu davranışları besleyen bilinçdışı ruhsal örgütlenmeye odaklanır. Melanie Klein’ın geliştirdiği Nesne İlişkileri Kuramı, partnerine fiziksel, sözel veya psikolojik şiddet uygulayan bireyin iç dünyasını anlamada önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Klein’a göre yetişkinlikte yaşanan birçok ilişki çatışması, erken çocukluk döneminde bakım verenle kurulan ilişkinin izlerini taşımaktadır. Bu nedenle partner, yalnızca bugünkü ilişki nesnesi değil; aynı zamanda geçmişte sevilen, korkulan, idealize edilen veya nefret edilen içsel nesnelerin yeniden canlandığı bir alana dönüşmektedir.
Klein’a göre bebek, yaşamın ilk aylarından itibaren bakım verenini yalnızca yanı başında duran gerçek bir kişi olarak değil, yanından ayrıldığı zamanlarda da zihninde oluşturduğu “içsel nesne” olarak deneyimler. Bu içsel temsiller, bireyin ilerleyen yaşamında kurduğu tüm yakın ilişkilerin altyapısını oluşturur. Sevilen kişi, yalnızca bugünkü partner değildir; aynı zamanda çocuklukta yaşanan sevgi, hayal kırıklığı, korku ve öfkenin taşındığı bir sahneye dönüşür.
Klein’ın kuramında saldırganlık, yalnızca doğrudan dışarı yönelen bir dürtü değildir. Yaşamın ilk aylarından itibaren bebek, sevgi ve saldırganlık dürtülerini aynı nesneye yöneltmeye başlar. Ancak benlik henüz bu karşıt duyguları bir arada taşıyabilecek olgunluğa ulaşmadığı için “bölme” (splitting) savunması devreye girer. Böylece bakım veren bazen bütünüyle iyi (anne), bazen ise bütünüyle kötü (anne) olarak algılanır. Sağlıklı gelişim sürecinde çocuk, zamanla aynı kişinin hem doyum veren hem de hayal kırıklığı yaratan özelliklere sahip olduğunu kabul edebilir. Yani iyi ve kötü davranışların aynı bakım verende bir arada bulunduğunu kabul edebilir. Klein’ın depresif konum olarak tanımladığı bu ruhsal örgütlenme, empati kurabilmenin, suçluluk hissedebilmenin ve kalıcı ilişkiler geliştirebilmenin temelidir.
Partnerine şiddet uygulayan bireylerde ise bu bütünleşmenin erken dönem bakım veren kişi ile kurulan ilişkilerde maruz kaldığı yoğun ihmal, tutarsız bakım, travmatik deneyimler ya da duygusal güvensizlik nedenleriyle yeterince gelişmediği düşünülebilir. İlişki içerisinde partner, çoğu zaman bireyin iç dünyasında taşıdığı “iyi” ve “kötü” nesnelerin temsilcisi hâline gelir. Yani bu durumda partner artık karmaşık özelliklere sahip gerçek bir insan olmaktan çıkar; ya tamamen idealize edilen (iyi) ya da tamamen değersizleştirilen (kötü) bir nesneye dönüşür.
İlişkinin başlangıcında yoğun idealizasyon görülürken, en küçük hayal kırıklığında partner hızla değersizleştirilebilir. Bu ani geçişler, yakın partner şiddeti uygulayan birçok bireyin ilişki örüntüsünde dikkati çekmektedir. İlişkinin başlangıcında partner yoğun biçimde idealize edilir; “beni gerçekten anlayan tek kişi”, “hayatımın anlamı” ya da “bensiz yaşayamaz” gibi mutlak değerlendirmeler ön plana çıkar. Ancak en küçük hayal kırıklığında aynı partner hızla “ihanet eden”, “kötü”, “nankör” ya da “düşman” konumuna yerleşebilir. Bu keskin geçişler yalnızca öfke patlamalarıyla açıklanamaz; bölünmüş içsel nesne temsillerinin dış dünyaya yansımasının bir sonucudur.
Klein’ın kuramında saldırganlığın önemli bir bölümü, bireyin kendi kabul edemediği parçalarını dışarıya yansıtmasıyla ilişkilidir. Yansıtmalı özdeşim (projective identification) olarak tanımlanan bu süreçte kişi kendi değersizlik, yetersizlik, suçluluk ya da terk edilme korkularını partnerine yükler. Böylece partner, kişinin taşıyamadığı ruhsal yüklerin temsilcisi hâline gelir. Şiddet davranışı çoğu zaman partnerin gerçekte yaptığı bir eyleme değil; bireyin kendi iç dünyasında yaşadığı çatışmalara yönelik görünmez bir tepki niteliği taşır.
Örneğin yoğun terk edilme korkusu yaşayan biri, partnerinin en sıradan davranışlarını bile ihanetin kanıtı olarak yorumlayabilir. Sürekli sorgulama, telefon kontrolü, sosyal çevreyi kısıtlama veya psikolojik baskı gibi davranışlar, gerçekte partnerin yaptıklarından çok bireyin kendi içsel nesneleriyle yürüttüğü çatışmanın dışavurumudur. Bu açıdan bakıldığında şiddet, yalnızca karşı tarafı cezalandırma amacı taşımaz; bireyin dayanamadığı içsel parçaları dışarıda kontrol etmeye yönelik bir düzenlemedir.
Klein’ın kuramında partner şiddetini anlamada merkezi kavramlardan biri de hasettir. Klein, hasedi kıskançlıktan ayırır. Kıskançlıkta birey sahip olmadığı bir şeyi elde etmeyi isterken, hasette iyi olan nesnenin sahip olduğu değeri bozma ve onu yoksullaştırma arzusu ön plana çıkar. Başka bir ifadeyle haset, iyi nesnenin varlığına tahammül edememektir.
Yakın ilişkilerde bu dinamik oldukça görünür olabilir. Partnerin mesleki başarısı, sosyal çevresi, psikolojik dayanıklılığı veya bağımsız karar verebilme kapasitesi, şiddet uygulayan birey tarafından destekleyici değil; tehdit edici olarak algılanabilir. Çünkü partnerin sahip olduğu güç, bireyin kendi eksiklikleriyle yüzleşmesine neden olur. Böyle durumlarda görülen küçümseme, alay etme, değersizleştirme, ekonomik kontrol, sosyal izolasyon ya da fiziksel şiddet, partnerin “iyi” özelliklerini ortadan kaldırmaya yönelik bilinçdışı saldırılar olarak düşünülebilir. Şiddetin amacı çoğu zaman yalnızca zarar vermek değil; aynı zamanda karşı tarafın psikolojik bütünlüğünü bozarak onun üstün görülen yönlerini yok etmektir. Bu çerçevede fiziksel şiddet yalnızca bedene yönelik bir saldırı değildir; aynı zamanda bireyin zihninde kötüleşmiş içsel nesneyi kontrol altına alma girişimidir.
Klein’a göre hasedin yoğun olduğu partner ilişkileri kalıcı biçimde sürdürülemez. Çünkü iyi nesneye duyulan ihtiyaç ile ona yönelen saldırganlık aynı anda yaşanır. Partner hem vazgeçilmezdir hem de yok edilmek istenir. Bu ikili yapı, istismar ilişkilerinde sıklıkla gözlenen “yaklaştırma-uzaklaştırma” döngüsünü anlamaya yardımcı olur.
Şiddet sonrasında birçok failin pişmanlık yaşaması, ağlaması, özür dilemesi veya yoğun sevgi gösterilerinde bulunması ise Klein’ın onarım (reparation) kavramıyla açıklanabilir. Saldırgan dürtülerinin sevdiği nesneye zarar verebileceğini fark ettiğinde suçluluk hisseder ve zarar verdiği ilişkiyi yeniden kurmaya çalışır. Sağlıklı gelişimde bu onarım süreci empatiyi, sorumluluk almayı ve davranış değişikliğini beraberinde getirir.
Ancak patolojik örüntülerde görülen onarım çoğu zaman gerçek bir ruhsal dönüşümü temsil etmez. Özür dileme, hediye alma, aşırı ilgi gösterme veya “bir daha olmayacak” vaatleri, suçluluğun yarattığı kaygıyı geçici olarak azaltan savunmalara dönüşebilir. İçsel nesne ilişkileri değişmediği sürece saldırganlık yeniden etkinleşir ve ilişki “gerilim-şiddet-pişmanlık-balayı” döngüsü içinde devam eder. Bu nedenle yalnızca pişmanlık duygusunun varlığı, ruhsal onarımın gerçekleştiği anlamına gelmez.
Klein’ın kuramı, partnerine şiddet uygulayan bireyin yalnızca öfkeli biri olmadığını; parçalanmış içsel nesne dünyasını ilkel savunmalar aracılığıyla düzenlemeye çalışan kırılgan bir benlik örgütlenmesine sahip olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte bu açıklama, şiddetin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Yani erken dönem yaşantılar bireyin psikolojik yapılanmasını etkileyebilir; ancak yetişkinlikte sergilenen şiddet davranışının sorumluluğu bireye aittir. Psikodinamik formülasyonun amacı davranışı haklı göstermek değil; tekrar eden yıkıcı ilişki örüntülerinin kökenini anlayarak daha etkili psikoterapötik müdahaleler geliştirebilmektir.
Sonuç olarak Klein’ın haset, yansıtmalı özdeşim ve onarım kavramları birlikte ele alındığında, partner şiddeti yalnızca dürtü kontrolü sorunu olarak değil; bireyin erken dönem nesne ilişkilerinin güncel romantik ilişkilere taşınmasının karmaşık bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Şiddet uygulayan bireyin davranışı, çoğu zaman bugünkü partnerine yönelmiş gibi görünse de ruhsal düzeyde çocuklukta şekillenen içsel nesnelerle sürdürülen bitmemiş bir ilişkinin tekrarından beslenmektedir. Bu nedenle etkili psikoterapötik müdahaleler, yalnızca davranışı durdurmaya değil, bireyin içsel nesne dünyasını yeniden yapılandırmasına ve daha bütünleşmiş ilişki örüntüleri geliştirmesine de odaklanmalıdır.


