Cumartesi, Haziran 27, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Normal miyiz?

Terapi odama giren hemen her bireyin, seansın bir noktasında bana sorduğu ortak bir soru var: “Benim düşündüklerim, hissettiklerim, yaptıklarım… normal mi?”, “Ben normal miyim yoksa bir şeyim mi var?” Bu soru aslında çok daha derinde bir kaygıya işaret ediyor: Kabul görür müyüm?

Normal nedir, nasıl belirlenir? “Normal” kavramını farklı eksenlerde tanımlayabiliriz. Bazen normalliği sayılarla ölçeriz: çoğunluk böyle yapıyorsa normal olandır, ben de öyle yapmalıyım diye düşünürüz. Bazen toplumun sesini içimize alırız: kültürümüz, dönemimiz, çevremiz ne bekliyorsa yerine getirmeye çalışır, ona göre şekilleniriz. Bazen de kendimize şunu sorarız: Hayatımı, ilişkilerimi sürdürebiliyor muyum? Kendimi bir yere ait hissediyor muyum? Sabah kalkıp bir anlam bulabiliyor muyum? Bunların hepsi ayrı birer ‘normal’ tanımıdır. Dikkat edilirse bu normali bulma yaklaşımları zaman zaman birbirini doğrular, zaman zaman da çelişir. Bir dönem “normal” kabul edilen pek çok davranış bugün patolojik sayılırken, bir zamanlar hastalık olarak kodlanan bazı deneyimler artık insan çeşitliliğinin olağan bir parçası olarak görülmektedir. Anormal ise çoğunlukla normalin gölgesinde şekillenir. Tıpkı bir referans noktası olmadan sapmanın ölçülmesi mümkün olmadığı gibi. Bu yüzden anormallik de tıpkı normallik gibi tarihsel, kültürel ve bağlamsal bir kavramdır. Mutlak değil, ilişkiseldir.

“Normal miyim?” Sorusunun İncelemesi

Yaşam içinde çok sık karşılaşabileceğimiz bazı deneyimler var. Örneğin, kimi sevdiğiyle küçük bir tartışmanın ardından kendini saatlerce ağlarken buluyor ve hemen ardından o gözyaşlarını ‘abartı’ ilan ediyor. Kimi iş toplantısında bir fikri var, bir türlü cesaretini toplayıp grup içinde konuşamıyor; sonra toplantı bitiyor ve üzgün bir halde “bende bir anormallik var” düşüncesiyle kalıyor. Kimi annesiyle tartıştıktan sonra annesine öfke duyuyor, sonra o öfkeye de öfkeleniyor, çünkü ‘böyle hissetmemesi gerektiğine inanıyor.’ Hepsi farklı hayatlar. Ama hepsinin içinden geçen aynı soru: Acaba ben normal miyim?

Duygular üzerinden normal-anormal değerlendirmesi yapmaya çalışmak büyük bir karmaşa yaratır. Duyguların bir ses düzeyi ayarı olsaydı, kaçımız onu ‘normal’ seviyede tutabilirdik ki? Gürültü kaçınılmaz olurdu. İlişkilerde de normallik arayışına çok sık rastlanır, hatta belki de en yoğun yaşandığı alan budur. “Sevgilimle çok tartışıyoruz, normal bir ilişkide böyle olur mu?”, “Bu kadar kıskançlık normal mi?”, “Ona bu kadar ihtiyaç duymam normal mi?” soruları, bireyin kendi deneyimini meşrulaştırmak için dışarıya uygun bir ölçek aramasından başka bir şey değildir.

Aile içinde normallik ise kuşaktan kuşağa aktarılan yazılmamış kurallarla belirlenir. Ebeveyne öfke duymak, kardeşten daha başarılı ya da daha başarısız olmak, evlenip evlenmemek, boşanıp boşanmamak, çocuk sahibi olup olmamak… Bunların her biri, ailenin yazılı olmayan kurallarına göre “normal” ya da “anormal” damgası yer. Arkadaşlıklarda normallik sosyal karşılaştırma üzerinden işler. “Herkesin bu kadar çok arkadaşı var, benim neden yok?” ya da “Ben neden bu kadar yalnızlığa ihtiyaç duyuyorum?” soruları, kişiyi başkalarının tercihlerini kendi sağlığının ölçütü gibi görmeye iter. İş yerinde ise normallik çoğunlukla performans ve uyum üzerinden tanımlanır. Fazla mesai yapmak mı yoksa zamanında çıkmak mı normaldir? Hata yapmaktan korkmak mı, yoksa hata yapmayı olağan karşılamak mı? Bu sorular, örgütsel kültüre ve bireysel geçmişe göre kişiden kişiye değişen yanıtlar üretir.

Normal Olmanın Yolları Var mı?

Burada bir paradoksla karşılaşırız: “Normal olmaya” ne kadar çok çalışırsak, kendimizden o kadar uzaklaşabiliriz. Çünkü normal olmak, çoğunlukla kendi deneyimimizi bastırıp başkasının beklentisini içselleştirmek şeklinde algılanabilir. Oysa psikolojik sağlık, normalliği değil özgünlüğü temel alır. Kendi duygu ve düşüncelerinizi fark etme, bunları değerlendirmeden gözlemleme ve uyarlanabilir bir şekilde yanıt verme becerisi, tanımlı bir “normal” çerçevesine sığmaktan çok daha işlevseldir.

Normal-anormal ikilisi bir etiketleme aracına dönüştüğünde, kişi ve çevre arasında ayrışma başlar. “Sen normalsin, o anormal” yargısı; empatiyi kesiyor, ilişkiyi kısaltıyor ve insanı bir kritere indirgiyor. Klinik pratikte sıkça gözlemlediğim bir durum olarak diyebilirim ki, tanılar bazen rahatlık getirir. İsim koymak belirsizliği azaltır, kişiye anlaşıldığı hissini verebilir. Ancak aynı bilginin varlığı zamanla bir hapishaneye dönüşebilir. “Ben zaten böyleyim” düşüncesi, değişim ihtimalini zihnin dışına iter.

Öte yandan çevrenin “sen normalsin” onayı da tutarsız bir zemin sunar. Bu onay, koşullar değiştiğinde ya da çevre farklı bir ölçek benimsediğinde anında geri çekilebilir. Dışarıdan gelen onaya dayalı bir kimlik, kırılganlığını her zaman koruyacaktır.

Normal-Anormal Kavramlarıyla Kendimize Yaklaşmak

Peki bu kavramları tamamen dışarıda bırakmak mümkün mü? Gerçekçi olmak gerekirse pek mümkün görünmüyor. Kategoriler, insan zihninin dünyayı anlamlandırma biçimini kolaylaştıran araçlardır. Sorun kategoriler değil, onlarla kurduğumuz ilişkidedir. Normal-anormal çerçevesini bir yargı aracı olarak değil, bir merak aracı olarak kullanmayı öğrenmek mümkündür. Örneğin, “Bu davranış neden bu toplumda anormal sayılıyor?” sorusu, bizi hem kendimize hem de kültüre daha eleştirel ve anlayışlı bir gözle bakmaya davet eder.

Hiçbir duygu özünde anormal değildir. Öfke, korku, kıskançlık, yalnızlık arzusu ya da yoğun bağlanma ihtiyacı; hepsi insan yaşantısının olağan parçalarıdır. Sorunlu olan duygunun içeriği veya yoğunluğu değil, onunla baş etme biçimlerimizdir ve bu baş etme biçimleri değişebilir, dönüşebilir. Normal olmak bir hedef olmamalı. Kendimizle dürüst, meraklı ve şefkatli bir ilişki kurma çabası; işte bu, psikolojik sağlığın gerçek zeminini oluşturur.

“Normal miyim?” sorusu yerine kendimize sorabileceğimiz alternatif ve daha işlevsel bir soru bırakıyorum sizlere. Bu soru, normalliğin belirsiz sınırlarından çok daha sağlam bir pusula sunacaktır: Bu düşünce, davranış ya da duygu, benim için işe yarıyor mu? Hayatıma anlam katıyor mu, yoksa öğrenilen normaller üzerinden bana hiç uymayan bir kalıba zorla girmeye mi çalışıyorum?

elif hazal gevrek
elif hazal gevrek
Elif Hazal Gevrek, klinik psikolog ve yazardır. Lisans ve yüksek lisans eğitimini burslu olarak tamamlamış; sağlık sistemini güçlendirme ve afet-deprem projeleri kapsamında aktif olarak görev almıştır. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ekolüyle çalışmakta; anksiyete bozuklukları, panik atak, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, bağımlılıklar ve aile terapileri gibi birçok klinik alanda bireysel terapi hizmeti sunmaktadır. Mesleki birikimini ve içgörülerini yazıya taşıyan Gevrek, geçmişte çeşitli kültür, sanat ve edebiyat dergilerinde deneme yazarlığı yapmıştır. Psikoloji alanındaki yazılarında ise insani deneyimleri ruhsal çözümlemelerle buluşturur. "Nereden Düştük Bu Aşka" (Nemesis Kitap) adlı ortak kitapta “Terk Edilme ile Baş Etme” başlıklı bölümüyle yer almış; ayrıca, bireyi tanıma tekniklerinde yapay zeka destekli yöntemler üzerine bir akademik yayına katkı sunmuştur. Psikoloji dergisindeki köşesinde, hem klinik gözlem hem edebi sezgiyle şekillenen yazılarıyla okurla derinlikli bir temas kurmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar