Hiç yazlıktan ya da uzun bir tatilden dönerken içinize çöken o garip hissi fark ettiniz mi? Arabaya valizleri yerleştirirken, balkonun son kez kapısını kapatırken ya da denize doğru son kez bakarken boğazınıza oturan o tanımsız düğümü… Aslında eve dönüyorsunuzdur; kendi yatağınıza, kendi eşyalarınıza, alışık olduğunuz düzene kavuşacaksınızdır. Üstelik yazlıkta da bir rutininiz vardır. Sabah aynı fırından ekmek alır, aynı sahilde yürür, akşam aynı masada yemek yersiniz. Günler birbirine benzer; tıpkı şehirde olduğu gibi. Ama nedense oradaki tekrarlar sizi yormaz, aksine hafifletir. Dönüş vakti geldiğinde ise yalnızca bir mekândan ayrılmıyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Sanki içinizde daha sessiz, daha yumuşak, daha çocuk bir parçayı geride bırakıyormuşsunuzdur. Belki de bizi asıl hüzünlendiren şey, yazın bitmesi değil; yaz boyunca temas edebildiğimiz o içsel hâlin yeniden gündelik hayatın gürültüsü altında kalacağını bilmemizdir.
İnsanın yalnızca yaşadığı olaylarla değil, o olayların içinde uyandırdığı eski duygularla da ilişki kurduğunu söylenir. Bazen bugünkü bir ayrılık, aslında yalnızca bugünün ayrılığı değildir; daha önce deneyimlenmiş vedaların, kayıpların ve geride bırakmak zorunda kaldığımız güvenli alanların da izini taşır (Bowlby, 1980). Belki bu yüzden yazlıktan ayrılırken hissettiğimiz hüzün, yalnızca denizi özleyecek olmamızdan kaynaklanmaz. O vedanın içinde çocukluğumuzun biten yaz tatilleri, okulun açılacağı akşamların sessizliği, anne babamızın “Artık dönüyoruz.” dediği günler ve o gün hissettiğimiz küçük kayıplar da yeniden canlanır. İnsan zihni çoğu zaman zamanı doğrusal yaşamaz; geçmişte eksik kalan duygular, bugünkü deneyimlerin içine usulca karışır. Bu nedenle bazen yetişkin olarak ağladığımız şey, aslında çocukken tam anlamıyla vedalaşamadığımız bir duygunun bugünkü yankısıdır.
İşin ilginç yanı, yazlıkta da aslında bir düzen kurarız. Aynı markete gider, aynı ekmeği alır, aynı iskelede denize girer, akşam aynı sandalyeye otururuz. Yani orada da tekrar vardır. Ama nedense o tekrar, şehirdekinden bambaşka hissettirir. Çünkü şehirde tekrar, bizi sürekli bir sonraki ana taşımaya çalışan bir çark gibidir. Yazlıkta ise tekrar, insanı bulunduğu ana biraz daha yerleştirir. Şehirde saatin peşinden koşarız; yazlıkta güneşin gölgesini takip ederiz. Birinde zaman bizi yönetir, diğerinde biz zamanın içinde biraz daha genişleriz. Belki de bu yüzden yazlıkta geçen günler birbirine benzese bile tekdüze gelmez. Aynı denize her sabah yeniden girmek sıkıcı değildir; çünkü aslında denize değil, her gün biraz daha kendimize yaklaşırız. Donald Winnicott’ın sözünü ettiği gibi, insanın bazen yalnızca var olabildiği, kendisini korumak zorunda hissetmediği psikolojik alanlara ihtiyacı vardır (Winnicott, 1971). Yazlık tam da bu yüzden yalnızca gidilen bir yer değil, insanın iç dünyasının biraz daha rahat nefes alabildiği geçici bir ruh hâline dönüşür.
Şehirde fark etmeden ne kadar çok role büründüğümüzü oraya gidince anlarız. Çalışan oluruz, öğrenci oluruz, yetişkin oluruz, sorumluluk sahibi oluruz, güçlü görünmeye çalışırız. Gün içinde onlarca kez kendimizi toplar, düzeltir, kontrol ederiz. Yazın ise bunların çoğu sessizce çözülmeye başlar. Kimse nasıl göründüğünüzle, ne kadar başarılı olduğunuzla ya da ne yetiştirdiğinizle ilgilenmez. Deniz, insanları unvanlarıyla karşılamaz. Belki de bu yüzden yaz akşamlarında kurduğumuz sohbetler daha uzun, kahkahalarımız daha içten gelir. Nancy McWilliams’ın da vurguladığı gibi benlik, yalnızca kişinin iç dünyasında değil, kurduğu ilişkilerin içinde de şekillenir (McWilliams, 2011). Yazın değişen yalnızca manzara değildir; bize bakan gözlerin dili de değişir. Daha az yargılandığımızı hissettikçe kendimizi de daha az yargılarız.
Yaz yalnızca mekânı değil, ilişkileri de değiştirir. Hiç fark ettiniz mi; yazın tanıştığınız insanlar bazen yıllardır hayatınızdaymış gibi gelir. Aynı sahilde birkaç akşam yürüdüğünüz biriyle, şehirde aylarca görüştüğünüz birinden daha fazla şey paylaşmış gibi hissedebilirsiniz. Gün batımında edilen sohbetler, gece yarısı sahilde yürürken anlatılan çocukluk hikâyeleri ya da birlikte izlenen sessiz bir deniz… Bütün bunlar sanki zamanın normal akışını bozar. Çünkü yaz, insanın yalnızca takvimini değil, savunmalarını da gevşetir. Günlük yaşamda bizi koruyan temkin, planlılık ve kontrollülük bir süreliğine geri çekilir. İnsan kendini anlatmaya, karşısındakini dinlemeye ve duygularını daha kolay ifade etmeye başlar. Psikodinamik açıdan bakıldığında bu durum, benliğin sürekli tetikte olmasını gerektiren çevresel baskının azalmasıyla ilişkilendirilebilir. İç dünyaya ayrılan alan genişledikçe, başkalarına da daha fazla yer açılır. Belki de bu yüzden yaz ilişkileri çoğu zaman daha kısa sürede derinleşir; insanlar birbirlerini daha az tanımalarına rağmen, birbirlerine daha fazla temas ediyormuş gibi hissederler (McWilliams, 2011).
Fakat tam da bu nedenle yaz aşklarının büyük bölümü, yaz kadar geçicidir. Bunun nedeni çoğu zaman sevginin sahte olması değildir; ilişkinin kurulduğu ruhsal iklimin değişmesidir. Yaz boyunca birbirini seven iki insan, eylül geldiğinde yalnızca farklı şehirlere değil, farklı benlik hâllerine de döner. Sabah alarmıyla uyanan, toplantılara yetişen, sorumluluklarını yeniden omuzlayan kişi; gün boyu denizin sesini dinleyen, akşamüstü dondurma yerken geleceği düşünmeyen kişiyle aynı değildir. Psikanalizde buna benzer biçimde, kişinin farklı bağlamlarda benliğinin farklı yönlerini daha belirgin yaşaması uzun zamandır tartışılan bir konudur. İlişkiler yalnızca iki insan arasında kurulmaz; aynı zamanda o ilişkinin yaşandığı zamanın, mekânın ve duygusal atmosferin içinde şekillenir. Bu yüzden bazen yaz bittiğinde biten şey aşk değil, o aşkı mümkün kılan psikolojik iklimdir.
Kış ise bambaşka bir mevsimdir. Yazın “anı yaşa” diyen dili, yerini “plan yap”, “yetiş”, “sorumluluk al” seslerine bırakır. İnsan yeniden üretken olmaya, performans göstermeye ve düzen kurmaya çağrılır. Bu nedenle kış ilişkileri çoğu zaman daha yavaş gelişir. İnsanlar birbirlerini yalnızca romantik yönleriyle değil; stres altındaki hâlleriyle, öfke anlarıyla, hayal kırıklıklarıyla ve gündelik yaşam becerileriyle de tanımaya başlarlar. Belki de bu yüzden kışın kurulan ilişkiler daha sağlam hissedilir. Çünkü idealize edilen bir yaz akşamından çok, sıradan bir salı gününün içinde sınanırlar. Psikodinamik kuramın önemli kavramlarından biri olan idealizasyon, sevilen kişinin ya da deneyimin bazı yönlerini olduğundan daha parlak algılama eğilimini ifade eder (Kernberg, 1975). Yaz, doğası gereği bu idealizasyonu besler; güneş ışığı yalnızca denizi değil, bazen insanların eksik yanlarını da görünmez kılar. Kış ise ışığın çekildiği, ayrıntıların daha belirgin hâle geldiği bir mevsim gibidir. Belki romantizmi biraz azaltır ama ilişkinin gerçekliğini artırır.
Belki de bu yüzden her yaz bittiğinde yalnızca denizi değil, kendimizin belirli bir hâlini de özleriz. Çünkü yaz bize başka biri olma fırsatı vermez; zaten içimizde var olan ama yılın geri kalanında pek sesini duyamadığımız yanlarımızı yeniden hatırlatır. Çocukken yaz tatilleri nasıl okulun kurallarından kısa süreliğine uzaklaştığımız güvenli bir alan ise, yetişkinlikte de yaz benzer bir işlev görmeye devam eder. İçimizde hâlâ oyun oynamak isteyen, plansız yürümekten keyif alan, yeni insanlarla tanışmaktan korkmayan ve gün batımını acele etmeden izleyebilen bir parça vardır. Yaz bitince o parça kaybolmaz; yalnızca yeniden sessizleşir. Belki yazlıktan dönerken hissettiğimiz o tarifsiz burukluk da tam olarak budur. Bavullarımızı toplarız, evi kapatırız, anahtarı çeviririz ve yola çıkarız. Ama insan bazen geride denizi bırakmaz. Bazen geride bıraktığı şey, kendisinin en hafif, en meraklı ve en canlı hâlidir. İşte bu yüzden gelecek yazı daha şimdiden beklemeye başlarız. Çünkü biliriz ki bazı yerlere yalnızca gitmeyiz; bazı yerlerde yeniden kendimiz oluruz, kişi ise kendisine en çok yaklaştığı yerlerden ayrılmayı hiçbir zaman tam olarak öğrenemez.


