Çocuklarımızın başarılı olmasını mı istiyoruz, yoksa onların başarısı üzerinden kendi başarı duygumuzu mu tatmin ediyoruz? Sınav dönemleri yaklaştıkça ve sonrasında basına düşen haberler genellikle benzer içeriklere sahip: Ergenlik çağındaki çocukların yoğun sınav stresi ve başarı kaygısıyla birlikte gelen intihar haberleri, ebeveyn tutumları… Eğitim sistemi ve diğer birçok sistem, maalesef yoğun kıyaslama barındıran bir süreç; üstelik uzun bir maraton. Yetişkinler bile iş yaşamındaki yoğun stres karşısında zaman zaman çaresiz ve tükenmiş hissederken, duyguların ve hormonların yoğun olduğu ergenlik dönemindeki bireylerin birden fazla değişkeni sağlıklı bir şekilde kontrol altına almasını bekliyoruz.
Kaygı, Korku, Stres ve Başarı Arasındaki İlişki
Kaygıyı en yalın haliyle açıklamak gerekirse; endişe ve huzursuzluk hali olarak tanımlayabiliriz. Ancak kaygının da dereceleri vardır; basit (anlık) ya da geçici kaygı ile sürekli (yoğun) kaygı arasında elbette farklılıklar bulunur. Basit kaygı, bir durum karşısında anlık olarak duyulan endişe ya da huzursuzluktur; ancak yoğun kaygıda süreklilik vardır ve sadece tek bir olay karşısında meydana çıkmaz. Küçümsenmeyecek kadar ciddi etki ve sonuçları olabilir.
Kaygı ve korku çoğu zaman birbiriyle karıştırılsa da aslında farklı kavramlardır. Kaygı, belli bir nedeni olmadan da ortaya çıkabilen huzursuzluk hissi iken; korku, net bir duruma ya da özneye sahiptir. Örneğin: “Zor sorular karşısında donup kalıyorum,” demek bir korkuyken; “Sınavda kesin zor sorular çıkacak ve başarısız olacağım,” diye düşünmek bir kaygıdır. Korku çoğu zaman duruma karşı somut bir tepki ile sonuçlanır ancak kaygının net bir öznesi/nesnesi yoktur.
Stres ve kaygı bazı durumlarda birlikte görülebilir ve birbirlerinin tetikleyicisidirler. Stres kaygıyı besler, kaygı stresi artırır ve bir kısır döngü oluşur; çoğu zaman stres ile kaygı arasında kişinin benliği ezilir. Kaygı ile başarı arasında iki tür ilişki olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır: Birincisi kaygı arttıkça başarının düşmesi, ikincisi ise yeteri kadar kaygıya sahip olmanın başarıyı desteklemesidir.
Kaygılı Ebeveynlerin Kaygılı Çocukları: Koşullu Sevginin Gölgesinde Büyümek
Yapılan bazı çalışmalar, kaygının ebeveynler ve çocuklar arasında benzer düzeyde olduğunu ortaya koymuştur. Çocuklarına fazla sorumluluk ve beklenti yükleyen ebeveynlerin genellikle kaygılı ebeveynler olduğu; aynı zamanda kaygılı ve nevrotik ebeveynlerin kaygılı çocuklar yetiştirdiği gözlemlenmiştir. Nitekim bu ebeveynlerin, çocuklarına sevgi göstermek için kendi beklentilerinin karşılanmasını bekledikleri saptanmıştır (Biçkur, 2015).
Çocukların kaygısının ev ortamında, bakım verenler tarafından şekillendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Tüm bunların yanı sıra bir diğer önemli husus da şudur: Sevgi ve değer görebilmek için bir düzine değişkeni kontrol altında tutmak, bütün beklentileri karşılamak ve ufak bir aksilikte tüm kazanımları (sevgi, değer, telefon, tablet vb.) kaybetmek; çocuklar ve ergenler açısından duygusal olarak son derece örseleyici ve kırıcı durumlardır. Çünkü sevgi ve değer; ebeveynler tarafından koşul aranmaksızın sağlanması ve hissettirilmesi gereken, gelişim açısından en kıymetli yapı taşlarıdır.
‘Bizim Sınavımız’: Sorumluluk Gaspı
Günümüzde sınav dönemlerinde sıkça görülen ebeveyn tutumu, sınavı çocukların yerine sahiplenmektir. Bahsettiğimiz sahiplenme, tabii ki de sınav bilincinin ötesinde, sınavın ebeveynler tarafından fazlaca benimsenmesidir. Öyle ki arayan herkese “Sınavımız var,” denmesi; gelen misafirlere “Sınav senemiz,” “Sınava hazırlanıyoruz,” tarzında yapılan fazla sahiplenici beyanlar, çocuklar üzerinde ekstra bir stres yaratabilmektedir.
Çocuklara sınavdan birkaç gün önce bu sınavların bir son olmadığı, büyütülecek bir şey olmadığı, her koşulda yanlarında olunacağı söylense de maalesef sınav senesi (hatta sınav senesinden birkaç yıl öncesinden) sürekli olarak maruz kaldıkları konuşmalar çoktan beyinlerine sirayet etmiştir. Zaten stres içeren sınav teması, her konuşmada ebeveynler tarafından öyle çok telaffuz edilmiştir ki iyice büyüyen, büyüdükçe de kaygıyı tetikleyen bir hal almaya başlamıştır.
Sınavı çocuklardan daha fazla ebeveynler sahiplenince, çocuk sınavı tam olarak benimseyemeyebiliyor. Çünkü sınav hakkında konuşulurken o kadar çok “biz” dili kullanılıyor ki anne babalar arkasını döndüğünde çocuk ders çalışmayı bırakabiliyor. “Sınav ortak bir sınavdı ve onlar yoksa çalışmaya gerek yok,” düşüncesi oluşabiliyor. Ya da sınav o kadar çok hayatın merkezine konumlandırılıyor ki çocuk, ders çalışmadığı her anı kıymetsiz olarak algılayabiliyor; çok çalışmanın anlayarak çalışmaktan farklı olduğunu ve kendine vakit ayırmanın da kıymetli olduğunu gözden kaçırabiliyor.
İşler Yolunda Gitmiyorken Sev Beni
Elbette herkes çocuğu için en iyisini ve en güzelini ister; en başarılı olmasını, en çok kazanıma sahip olmasını, en güçlü benliğe sahip olmasını hayal eder. Fakat bütün bunlar istenirken, bir diğer yandan en kötü, en başarısız ve en güçsüz olduğu anlarda da çocuğun sevilmeye değer, biricik ve önemli olduğunu hissettirmek gerekir. Başarmanın değeri artırmayacağı gibi başarısızlığın da insanı değersiz kılmayacağını, onların öz değerini hiçbir dış değişkenin belirlemediğini çocuklara söylemek ve en önemlisi de bunu hissettirmek şarttır.
Sadece çocuklar değil, süreç içerisinde ebeveynler de çocuklardan bazı şeyleri öğrenir ve dönüşür. Örneğin; çocuklara her şeye sahip olamayacağını öğretirken ebeveynler de çocukların her zaman başarılı olamayacağını öğrenmeli; önemli olanın mutlak başarı değil, emek vermek ve denemek olduğunu kabul etmeli ve çocuğa da bunu telkin etmelidir.
Ebeveynlerin Başarı Yolunda Gördüğü İkinci Şans Yanılgısı
Çocuklar ailelerinin birer kopyası ya da sürdürmesi gereken bir başarı aktarımı aracı olmadığı gibi kendi nezdinde başarısız olmuş ailelerin ikinci bir başarı şansı da değildir. Kabul edilmelidir ki çocuklar; ailelere sunulmuş ikinci bir hayat şansı ya da onların kendi kaderlerini yeniden tayin etme lütfu değildir.
Skorların Ötesinde: Şefkatli Bir Kapanış
Sınavların gelip geçici olduğunu, hayatta her zaman başka yollar ve başka şanslar bulunduğunu, çocukların ruh sağlığının bir sınav uğruna zedelenmemesi gerektiğini unutmayalım. Çocukların hayatını sınava bağlamak yerine, çocukları hayata bağlamanın daha önemli olduğunu; sınavın gelecekleri için önemli fakat kendi yaşamlarından daha değerli olmadığını akılda tutmalıyız. Büyükleri olarak her zaman yanlarında şefkat ve sevgiyle bulunduğumuzu, onlara duyduğumuz sevginin hiçbir başarı ya da başarısızlık tarafından belirlenmediğini, her sonun bir başlangıç olduğunu ve sonuçlardan daha kıymetli olanın süreçler olduğunu çocuklara söylemeyi ve en önemlisi hissettirmeyi ihmal etmeyelim. Sergilediğimiz tutum ve kullandığımız dilin geri dönülmez yaralar açmaması için, koşulsuz sevgi ve koşulsuz kabulün önemini kalıcı bir şekilde dikkate alalım.
Kaynakça
- Biçkur, B. (2015). Üniversite sınavına girecek öğrencilerin sınav kaygısı, benlik saygısı ve anne-baba tutumu arasındaki ilişkinin incelenmesi.


