Büyüdükçe ve kendimizi fark etmeye başladıkça, aslında annemizin ya da babamızın farklı birer yansıması olduğumuzu anlamaya başlarız. Belki de bu yüzden birçoğumuzun en büyük korkularından biri günün birinde onlara benzemektir.
Peki, bu benzerlikten neden bu kadar korkarız?
Ebeveynlerimizin “doğruları” ile bizim inşa ettiğimiz gerçekliğin çatışması, bu korkunun temel nedenlerinden biridir. Zamanla onların karakteristik özelliklerini üzerimizde taşımaya başlasak da onların savundukları düşüncelere karşı direnç göstermeye başlarız. Onlara ters gelen bu hareketlerin karşılığında hepimiz en az bir kere ailemizden şu cümleyi duymuşuzdur: “Bir gün ebeveyn olduğunda anlarsın.” Onları anlamak isteriz ama onların bizi anlamasını daha çok isteriz. Anlaşılmadığımızı hissettikçe, onlara karşı bir savunma mekanizması geliştirerek biz de onları anlamayı reddederiz ve aramıza mesafe koymaya başlarız. Belki de onları hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız. Onlar da bizi anlamayacaklar. Onların bakış açılarıyla bizimkilerin her zaman kesişmesi gerekmez. Farklı fikirlere sahip olmamız, farklı hissetmemiz bizi onlardan tamamen ayırmasa da fikir ayrılıklarına kapı aralayabilir.
Beklentiler ve Kabul Görme Kaygısı
Ailelerimiz sıkça “bizim mutluluğumuzu” istediklerini dile getirirler. Peki, bizim mutluluğumuz onların doğrularından mı geçer? Onların onayını almak için çabalarken, bize biçilen “iyi evlat” rolünün altında eziliyormuş gibi hissedebiliriz. Bu durum, ailemizin yanında zamanla kendi benliğimizi saklama ihtiyacı doğurur. Birçoğumuz için bu çekincelerin kaynağında; kabul görmeme korkusu, “iyi evlat” rolünü kusursuz oynama çabası ve ebeveynler tarafından anlaşılmama hissi yatar.
Hepimiz koşulsuz şartsız sevilmek ve değer verdiklerimiz tarafından görünmek isteriz, ailemiz de bu isteğin merkezindedir. Ailelerimize zamanında öğretilen doğrular ve yanlışlar, düşüncelerinin şekillenmesinde ne kadar rol oynuyorsa, fikirlerinin daha keskin ve değişime kapalı olmasında da bir o kadar rol oynar. Bu da zamanla, ebeveynlerimizin bizi gerçekten anlamayacağını düşünmemize ve onlara karşı daha mesafeli, daha savunmacı bir tutum sergilememize yol açar. Anlatmaya çalıştıkça yanlış anlaşılmak, açıklamaya çalıştıkça küçümsenmek veya geçiştirilmek, zamanla kendimizi açıklamaktan çekinmemize hatta vazgeçmemize sebep olur. Bu vazgeçiş, sadece susmak değil aynı zamanda kendi benliğimize de yabancılaşmaktır. Kendimizden uzaklaştıkça çevremizden de uzaklaşırız. Bu kopukluk ailemizle olan bağımızı zedeler ve aramıza daha çok mesafe girmesine neden olur. Bazen onlara karşı daha sinirli, bazen daha çekingen bazen de daha hırçın davranışlar sergileriz. Daha karmaşık ve yoğun duygular yaşamamızın nedeni ise birikmiş duygularımızdır.
Küçüklüğümüzden itibaren kabul görmeme korkusunun ve anlaşılmamanın yarattığı yükle beraber kendimizi rahat bir şekilde ifade edemiyor oluşumuz, zamanla çok daha yoğun duygulara evrilip her an patlamaya hazır birer bombaya dönüşebilir ve ailemizle sağlıklı bir iletişim kurmamızda engel oluşturur. Ailelerimizin gördüğü ve bildiği bu doğruları değiştiremeyeceğimizi düşünmemiz onlarla kuracağımız iletişimde çekinceler yaşamamıza sebep olur. Bu düşüncelere sahip olsak da onlara karşı yıkıcı değil yapıcı bir tutum sergilememiz, anlaşıldığımızı hissetmemizde yardımcı olacak adımlardan biridir. Onlarla kurmaya çalıştığımız bu iletişim sürecinde atacağımız adımlarda her zaman beklediğimiz geri dönüşü alamayabiliriz. Şunu unutmamalıyız ki sahip olduğumuz düşüncelerimiz nasıl kolay kolay değişmiyorsa onların yıllardır bildikleri doğruları değiştirmek de kolay olmayacaktır. Bu yüzden onlardan daha fazla uzaklaşıp, anlaşılmadığımızı düşünerek iletişimimizi tamamen koparmamalıyız.
Sahte Benlikten Özgün Kimliğe Geçiş
Ebeveynlerimizin bizden beklentileri ve bu beklentileri boşa çıkarmama çabamız, çoğu zaman farkında olmadan bizi ciddi biçimde yorabiliyor. Onların bize karşı olan sorumluluklarını bilmek bizim de onlara karşı büyük sorumluluklarımızın olduğunu bize hissettirir. “Bu sorumlulukları yerine getiremediğimizi düşünmemiz zamanla ‘gerçek benlik’ algımızı zayıflatır ve ‘sahte benlik’ algısının ön plana çıkartır (Winnicott, 1960).” Kendi benliğimizi göstermek yanlış ve tehlikeli hissettirdiği için bir savunma mekanizması geliştirerek “sahte benlik” kavramını devreye sokarız ve kabul görmek için kendi benliğimizi bastırırız. Bu durum, kendi içimizde içsel çatışma yaşamamıza zemin hazırlar. Ailemizi, çevremizi hatta zaman zaman kendimizi bile kandırabiliriz ancak yaşanan bu içsel çatışma, içimizdeki boşluk ve sahtelik hissini zamanla daha görünür hale getirir. Kendi hayatımızı yaşamadığımız hissine kapılmaya başlarız. İçeride büyüyen bu boşluk hissi, bir noktadan sonra dışarıya taşar; öfke, mesafe ya da kopukluk olarak ilişkilerimize yansımaya başlar. Bu kopukluk hissiyle beraber ailemizin bizden beklediği beklentileri yerine getirememek ya da yanlış yapmak bizi daha da korkutur çünkü bizden daha da uzaklaşacaklarını düşünürüz. “Biz seni her halinle kabul ederiz” cümlesini ne kadar duysak da yaptığımız büyük ya da küçük hatalarda verdikleri tepkiler bunun gerçekliği hakkında kafamızda soru işaretleri oluşturur. Bu yüzden gerçek benliğimizi onlardan saklarız. Bu yanlışlar iyisiyle ya da kötüsüyle kendimizi keşfetmemizde büyük rol oynar. Keşfettiğimiz bu benliğimizden çekinmemeli ve bunu saklamamalıyız özellikle de ailemizden. Doğrumuzla ve yanlışımızla kendimizi onlara gösterebilme cesaretini göstermeliyiz.
Belki de ailemize duyduğumuz bu öfkenin altında, yıllarca anlaşılmamış olmanın ağırlığı vardır. Ebeveynlerimizi anlamaya çalışmak, kendimizden vazgeçmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bazen kendi benliğimizi korumak için sınır koymamız, bazen de kendimize hata yapma payını çok görmememiz gerekebilir. Aynı zamanda şunu da kabul etmek gerekir: Ebeveynlerimiz, bizi kendi ebeveynlerinden gördükleri ve bildikleri kadar sevmeyi biliyorlar. Bu farkındalıkla, ne onları tamamen suçlamak ne de kendi benliğimizi yok saymak zorunda kalmayız. Belki de asıl mesele, iyi evlat rolünü oynamaya çalışmaktan vazgeçip kendimizi olduğumuz gibi kabul edip hata yapmaktan korkmamaktır. Yaptığımız her hata bizi biz yapan, insan olduğumuzu bize hatırlatan varoluşsal gerçeklik lerdir.
Kaynakça
Winnicott, D. W. (1960). Ego Distortion in Terms of True and False Self. The Maturational Processes and the Facilitating Environment: Studies in the Theory of Emotional Development içinde (ss. 140-152). London: The Hogarth Press.


