İnsan geçmişini sadece hafızasındaki anılarda saklamaz. Geçmişimiz bazen sebepsiz yere çöken omuzlarda, bazen boğazımızda düğümlenen kelimelerde, bazen de içimizi kaplayan o anlamsız huzursuzlukta yaşar. Günler, aylar, yıllar geçer; bedenler büyür, ses tonu değişir, dışarıdan bakıldığında kararlar alan, hayatın tüm sorumluluğunu üstlenen bir yetişkin durur karşımızda. Oysa o güçlü ve sarsılmaz duruşun ardında, zihninin bir köşesinde hâlâ anlaşılmayı ve görülmeyi bekleyen, birinin gelip elini tutmasını bekleyen sessiz bir çocuk oturur içimizde. Bugün birçok insan, yetişkin bedeninin ardında hâlâ çocukluğunun gölgesini taşımakta ve geçmişin bir noktasında takılı kalmış bir hayatı sürdürmektedir.
Psikolojide ”içsel çocuk” olarak tanımladığımız bu durum, bizlerin geçmişte yaşadığı eski bir hatıra değildir. Bugün bir anda parlayan öfke krizlerimizin, sevilmeme ve terk edilme kaygılarımızın, kurduğumuz ilişkilerdeki güvensizliklerimizin, hayır diyememekten çizemediğimiz sınırların arkasındaki aktördür. Çocuklukta sesi duyulmamış, görülmemiş, ihtiyaçları karşılanmamış o küçük çocuk, görünmez bir iple bizi geçmişimize geri bağlar. Yetişkin hayatımızda yaşadığımız krizlerde her zaman mantığımız değil, bazen de bu yaralı çocuk tepki verir. Biz yeni yollarda olduğumuzu sanırken, aslında çocukluğumuzda çizilen o dar çemberde dönüp dururuz. Bu görünmez bağların varlığını en net hissettiğimiz yerlerden biri de ikili ilişkilerimizdir. Farkında olmadan çocukluk yaralarını, bugün kurdukları ilişkilerde ve bağlarda iyileştirmeye çalışırlar. Bundandır ki partnerimizden annemizden eksik aldığımız şefkati, yöneticimizden babamızdan alamadığımız onaylayan bakışı ararken buluruz kendimizi… Çocukluğunda güvenli bir liman bulamamış zihin, çocukluğundan kendisine tanıdık gelen huzursuz kaos dolu ilişkileri sırf tanıdık olduğu için seçebilir. Çünkü insan zihni, kendisine tanıdık gelen bir acıyı henüz bilmediği huzurdan daha güvenli görür.
Peki, yetişkin bir insan kendisini geçmişin görünmez bağlarından nasıl özgürleştirir? Bu ipleri kesmek mümkün müdür? Özgürleşme süreci elbette mümkündür. Fakat bu özgürleşme süreci; geçmişimizi yok sayarak, çocukluğumuzu suçlayarak ya da yaşananları tek seferde silmeye çalışarak olmaz. Bağ kesmek, geçmişimizi tamamen yok etmek değil, içimizdeki yaralı çocuğu bugünün güvenli gerçeklik zeminine çekebilmektir. İlk adım, yıllarca görmezden geldiğimiz, susturduğumuz o çocuğa şefkatle dönüp bakabilmektir. Kendi hayatımıza sağlıklı sınırlar koyabildiğimizde, onaylanma ve değer görme ihtiyacımızı dış dünyadan beklemek yerine kendi özümüzden bunu sunabildiğimizde, o görünmez ipler birer birer gevşemeye başlar. Bize ait olmayan yükleri, öğrenilmiş suçluluk duygularını ve bize ait olmayan sorumlulukları asıl sahiplerine bıraktığımızda, omuzlarımızdaki ağırlık hafifler.
Geçmişin bağları sevgi ve farkındalıkla kesildiğinde, geriye baktığımızda yeri doldurulamayan bir boşluk değil, yerine yenilenmiş bereketli bir alan açılır. Geçmişin acı gölgesinden sıyrılan çocuk, yetişkin hayatının katı dünyasına yaşama sevincini geri getirir. Geçmişin gölgesi altında yaşamak bir kader değil; kendini tekrar eden fark edilmemiş bilinçdışı örüntüdür. O örüntüyü kırmak, çocukluğumuzu geride bırakmak değil; o küçük çocuğun elini tutup içimizde büyütecek kadar özgürleşmek ve şefkat göstermektir.


