Çocukluğumuzdan itibaren çoğumuz benzer cümlelerle büyürüz:
“Uslu ol.”
“Büyüklerini üzme.”
“Söz dinleyen çocuk ol.”
“Hayır deme, ayıp olur.”
Bu cümlelerin amacı çoğu zaman çocuğu toplumsal yaşama hazırlamaktır. Ancak bazı çocuklar için bu mesajlar yalnızca davranış kurallarına dönüşmez; zamanla benliklerinin temelini oluşturan bir yaşam biçimi hâline gelir. Böylece çocuk, sevilebilmek için uyum sağlaması, kabul görebilmek için kendi ihtiyaçlarını geri plana atması gerektiğine inanmaya başlar.
Yetişkinlikte ise bu kişiler dışarıdan “çok düşünceli”, “fedakar”, “uyumlu” ya da “kimseyi kırmayan” insanlar olarak görülürler. Oysa bu uyumun görünmeyen bir bedeli vardır: Kendi ihtiyaçlarını tanımakta zorlanmak.
Sevilmek İçin mi, Kabul Edilmek İçin mi?
Her çocuk bakım vereninin sevgisine ve onayına ihtiyaç duyar. Güvenli bağlanma ilişkileri içinde çocuk, yalnızca başarılı olduğunda ya da uslu davrandığında değil; hata yaptığında, öfkelendiğinde ve hayal kırıklığı yaşadığında da sevildiğini deneyimler.
Ancak sevginin koşullu hissedildiği ortamlarda çocuk farklı bir mesaj alabilir:
“Sorun çıkarmazsam sevilirim.”
“Beklentileri karşılarsam değerliyim.”
“Başkalarını mutlu edersem kabul edilirim.”
Bu inançlar zamanla yalnızca çocuklukta kalmaz; yetişkin ilişkilerine de taşınır. Kişi artık yalnızca iyi davranan biri değildir. İyi olmak, var olabilmenin şartına dönüşmüştür.
“Hayır” Diyememenin Psikolojisi
İyi çocuk ya da iyi kız örüntüsünün en belirgin özelliklerinden biri sınır koymakta zorlanmaktır. Kişi “hayır” dediğinde suçluluk hisseder. Kendi isteğini dile getirdiğinde bencil olduğunu düşünür. Karşısındaki üzülmesin diye kendi ihtiyaçlarından vazgeçebilir. Çünkü zihninde yıllardır aynı denklem çalışmaktadır:
“Başkaları mutluysa ben güvendeyim.”
Oysa sağlıklı ilişkiler, yalnızca uyum üzerine kurulmaz. Sağlıklı bir ilişkide birey hem karşısındakini gözetebilir hem de kendi ihtiyaçlarını ifade edebilir.
Sürekli Güçlü ve Uyumlu Görünmek
Bu kişiler çoğu zaman yardım istemekte de zorlanırlar. Çünkü çocuklukta öğrendikleri rollerden biri de “yük olmamak”tır. Dışarıdan bakıldığında her şeyi kontrol ediyormuş gibi görünürler. Çevrelerindeki insanlar onları “çok güçlü” olarak tanımlar. Ancak bu güç çoğu zaman duygularını bastırabilme becerisinden kaynaklanır. Üzüldüklerinde belli etmezler. Kırıldıklarında sessizleşirler. Öfkelendiklerinde kendilerini suçlarlar. Böylece zamanla kendi duygularını tanımakta bile zorlanabilirler.
Fedakarlık mı, Kendinden Vazgeçmek mi?
Fedakarlık, sağlıklı ilişkilerin doğal bir parçasıdır. Ancak sürekli tek taraflı olduğunda psikolojik maliyeti artar. İyi çocuk örüntüsüne sahip bireyler çoğu zaman ilişkilerde veren taraf olurlar. Dinleyen, anlayan, alttan alan, toparlayan… Fakat uzun vadede şu cümleyi kurmaya başlarlar:
“Ben herkes için elimden geleni yapıyorum ama kimse beni gerçekten görmüyor.”
Aslında sorun çoğu zaman insanların onları görmemesi değildir. Sorun, kişinin kendi ihtiyaçlarını görünmez hâle getirmesidir.
İyi Olmak ile Kendin Olmak Aynı Şey Değildir
Psikanalist Donald Winnicott, bireyin sağlıklı gelişimi için “gerçek benlik” ile temas kurmasının öneminden söz eder. Çocuk yalnızca beklentileri karşılayan bir role sıkıştığında zamanla “sahte benlik” geliştirebilir. Bu durumda kişi çevresine uyum sağlar; ancak kendi isteklerini, öfkesini, hayal kırıklıklarını ve sınırlarını ifade etmekte zorlanır.
Gerçek iyilik, kendini yok sayarak herkesi memnun etmeye çalışmak değildir. Gerçek iyilik, hem kendine hem de başkasına aynı şefkatle yaklaşabilmektir.
Belki de Asıl Cesaret…
Toplum çoğu zaman “iyi insan” olmayı sessizlikle, fedakarlıkla ve uyumla eşleştirir. Oysa psikolojik olgunluk bazen tam tersini gerektirir.
Bazen “hayır” diyebilmek…
Bazen birini hayal kırıklığına uğratmayı göze alabilmek…
Bazen yardım istemek…
Bazen de yalnızca “Ben bunu istemiyorum.” diyebilmek.
Belki de büyümek, herkes tarafından sevilmeye çalışmaktan vazgeçip, kendini de ilişkinin eşit bir parçası olarak görebilmektir.
Çünkü sürekli “iyi çocuk” ya da “iyi kız” olmaya çalışırken, en kolay kaybettiğimiz kişi çoğu zaman kendimiz olur.
Kaynakça
- Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment.
- Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss.
- Rogers, C. R. (1961). On Becoming a Person.
- Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide.
- Gilbert, P. (2009). The Compassionate Mind.

