Sabah kapının önünde ayakkabılarını giymeyi reddeden bir çocuk düşünün. Annesi diz çökmüş, konuşuyor, ikna etmeye çalışıyor. Saat ilerliyor. Çocuğun yüzünde ne öfke var ne de ağlama. Sadece donuk bir bakış.
Bu sahne birçok evde yaşanıyor. Ve çoğu zaman tek bir kelimeyle açıklanıyor: “İnat.”
Oysa çocuklar sandığımız kadar inatçı değildir. Daha sık yaptıkları şey, kelimelere dökemediği bir duyguyu bedeniyle anlatmaktır. Bir çocuk bir şeye direniyorsa, çoğu zaman o şeye değil; o şeyin onda yarattığı belirsizliğe direniyordur.
Okula gitmek istemeyen çocuk, okulu sevmiyor olmayabilir. Uyumak istemeyen çocuk, uykudan değil; yalnız kalmaktan korkuyor olabilir. Sürekli “hayır” diyen çocuk, aslında “henüz hazır değilim” demeye çalışıyordur.
Ama yetişkin dünyasında bu ince fark genellikle kaçırılır. Çünkü biz davranışa bakarız. Çocuk ise duygudan konuşur.
Davranışın Arkasındaki Mesaj
Ebeveynlerin bana en sık söylediği cümlelerden biri şudur: “Evde böyle değil.”
Bu cümle çoğu zaman bir şikâyet gibi söylenir. Oysa terapötik açıdan bakıldığında, çok kıymetli bir ipucudur. Çünkü çocukların davranışı, kurallara göre değil; kendilerini ne kadar güvende hissettiklerine göre şekillenir.
Evde sakin olan bir çocuk, dışarıda zorlanıyorsa bu bir bozukluk değil, bir mesajdır. Çocuk şunu anlatıyordur: “Burada baş edemediğim bir şey var ve bununla tek başıma kalıyorum.”
Kaygı Nasıl Görünür?
İnat olarak etiketlenen birçok davranışın altında kaygı vardır. Ama çocuk kaygısı, yetişkin kaygısı gibi görünmez.
Çocuklarda kaygı çoğu zaman:
- Kararsızlık olarak
- Sürekli erteleme şeklinde
- Bedensel şikâyetlerle
- Kontrol ihtiyacının artmasıyla
- Ya da tamamen donup kalmayla
kendini gösterir.
Bu yüzden sessiz çocuklar genellikle gözden kaçar. Oysa her uyumlu görünen çocuk, gerçekten uyum sağlamıyor olabilir.
Bazı çocuklar sorun çıkarmayarak hayatta kalmayı öğrenir.
Ebeveynin Niyeti, Çocuğun İhtiyacı
Burada ebeveynin niyetiyle çocuğun ihtiyacı arasındaki farkı görmek gerekir.
Ebeveyn çoğu zaman şunu ister: “Bir an önce yapsın, geçsin, düzelsin.”
Çocuğun ihtiyacı ise bambaşkadır: “Beni burada biri görüyor mu?”
Bu iki ihtiyaç aynı anda karşılanmadığında, çocuk kendini anlatmanın en güçlü yoluna başvurur: Davranışına.
Davranış yükseldikçe yetişkin daha çok kontrol etmeye çalışır. Kontrol arttıkça çocuk daha çok sıkışır. Ve bu döngü, “inat” diye adlandırılır.
Ne Yapmalı?
Bu noktada yapılması gereken ilk şey, davranışı bastırmak değildir. İlk adım, davranışın ne anlatmaya çalıştığını duymaya çalışmaktır.
“Bunu neden yapıyorsun?” sorusu çocuklar için çoğu zaman fazla soyuttur. Ama “Burada seni zorlayan ne olabilir?” sorusu kapı aralar.
Çocuk her zaman cevap vermez. Ama bedeni, sesi, kaçışı ya da donması çok şey söyler.
İkinci önemli adım, çocuğun duygusunu hemen düzeltmeye çalışmamaktır. Kaygıyı hızla ortadan kaldırma çabası, çocuğa şunu hissettirir: “Bu duyguyla baş edememeliyim.”
Oysa çocuğun önce şuna ihtiyacı vardır: “Bu duyguyla yalnız değilim.”
Anlaşılmanın Gücü
Yıllar içinde çocuklarla çalışırken net bir şey fark ettim: Bir çocuk anlaşıldığını hissettiğinde, davranışına tutunma ihtiyacı azalır. Çünkü davranış artık tek iletişim yolu olmaktan çıkar.
Çocuk kelimelere yaklaşmaya başlar.
Bu bir teknik meselesi değildir. Bu, bakış açısı meselesidir. Davranışı düzeltmeye değil, çocuğu anlamaya odaklanan bir bakış.
Her “hayır” bir meydan okuma değildir. Her karşı çıkış bir güç savaşı değildir. Bazen bu, küçük bir insanın büyük bir dünyada kendine yer açma çabasıdır.
Ve çoğu zaman çocukların ihtiyacı daha fazla kural değil; daha fazla anlaşılmaktır.
Çünkü çocuklar zor olmak için zor değildir. Anlatamadıkları bir şey vardır.


