Kategori: Sosyal Psikoloji
Giriş
Yazıya klişe bir “başkalarını takmayın” tesellisiyle değil, bu kavramın bizim coğrafyamızda nasıl bir sosyal kontrol mekanizmasına dönüştüğünü anlatarak girmek gerekiyor. Çünkü “elalem” dediğimiz o soyut kitle, bu topraklarda bireyin etrafını saran, adımlarını milim milim ölçen ve daha çocukken zihnimize fısıldanan kolektif bir denetim aracıdır. Birey; kendi içindeki saf arzular, hayaller ve özgün benliği ile toplumun ondan beklediği kalıplar arasında sıkışıp kaldıkça, derin bir varoluşsal gerilimin içine sürüklenir. Kendi hayatımızın başrolündeyken, senaryoyu hiç tanımadığımız figüranların eline teslim etmek, modern insanın en köklü ve en sessiz çıkmazlarından biridir. Peki, sesini her duyduğumuzda bizi felç eden bu kurşun asker, yani “elalem ne der?” korkusu, gerçekten dışarıda bir yerde bizi yargılamayı mı bekliyor; yoksa o jüri, aslında kendi zihnimizin loş koridorlarında inşa ettiğimiz bir illüzyondan mı ibaret? Bu yazıda, bizi kendi özgünlüğümüzün hapishanesine kapatan bu kültürel ve psikolojik mekanizmanın arkasındaki bilimsel gerçekleri masaya yatırıyoruz.
Gelişme: Zihnimizdeki Ortak Jüri ve Kendi Kendini Sansürlemek
Bu coğrafyada büyürken hepimiz farkında olmadan zihnimize kalabalık bir misafir grubu kabul ederiz. Normalde bir insanın iç sesi, çocukken anne babasından duyduğu uyarılardan oluşur. Ancak bizim gibi komşuluğun, akrabalık bağlarının ve toplumsal onayının çok güçlü olduğu kültürlerde bu iç ses; teyzelerin, amcaların, bakkalın, hatta yoldan geçen yabancıların bile sesini içine alır. Yani “elalem” dediğimiz o soyut kitle, aslında dışarıda bizi bekleyen bir düşman grubu değildir; bizim kendi zihnimizin içine yerleştirdiğimiz kalabalık bir jüridir. İşte bu yüzden, hayatımızla ilgili en ufak bir karar alırken (bu yeni bir işe başlamak, bir ilişkiyi bitirmek ya da sadece o gün canımızın istediği gibi giyinmek olabilir) aslında sokaktaki insanlardan değil, kendi içimizdeki bu jüriden korkarız. Psikolojide buna “Spot ışığı etkisi” denir. Tıpkı sahnede üzerine güçlü bir ışık tutulan bir oyuncunun, en ufak bir hatasında herkesin onu yuhalayacağını düşünmesi gibi, biz de sosyal hayatın içinde her an gözetlendiğimizi ve açığımızın arandığını varsayarız. Kendimizi o kadar büyük bir baskı altında hissederiz ki, daha kimse tek bir kelime bile etmeden kendi kendimizi sansürler, kendi isteklerimizi kendi ellerimizle boğarız. Oysa gerçek şu ki, o jürideki herkes tıpkı bizim gibi kendi hayat sahnesinde, kendi spot ışığının altında ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Herkes kendi elaleminin derdine düşmüşken, bizimle sandığımız kadar ilgilenmeye vakitleri bile yoktur.
Buna rağmen, hayatımızın en büyük virajlarına —mesela kiminle evleneceğimiz, hangi mesleği seçeceğimiz ya da nasıl bir hayat kuracağımız gibi hayati kararlara— geldiğimizde o jürinin sesi birden kulakları sağır edecek bir gürültüye dönüşür. Toplumsal mekanizma önümüze hemen parlak bir dış ambalaj koyar: Statü, zenginlik, dışarıdan alkış alacak vitrinler… Oysa bizim ruhumuz çok daha sade ve gerçek bir şeyin; dürüstlüğün, güvenin ve samimiyetin peşindedir. İşin ironik kısmı şudur: Akşam kapıyı kapatıp o hayatın ‘içini’, gerçeğini ve tüm yükünü tek başımıza yaşayacak olan bizken; elalem sadece dış ambalaja bakıp, birkaç saniyeliğine ‘Bak ne yapmış, kiminle evlenmiş, ne iş seçmiş’ diye konuşur ve kendi çayını yudumlamaya devam eder. Biz ise sırf o birkaç saniyelik dış fısıltı yüzünden, ömür boyu sürecek bir iç savaşı göze alıp kendi değerlerimizi askıya alma ikilemine düşeriz.
Gelişme: Mahalle Duvarından Instagram Akışına
Eskiden “elalem” dediğimiz o kitle; karşı komşu, akrabalar ya da mahallenin esnafıyla sınırlıydı. En azından akşam eve gelip kapıyı kapattığımızda o gözlerden uzaklaşabiliyorduk. Ancak bugün durum çok daha karmaşık ve yorucu bir hal aldı. Artık cebimizde taşıdığımız telefonlar yüzünden, hiç tanımadığımız, bizi sadece birkaç saniyelik bir fotoğraf veya video üzerinden yargılayan binlerce insanın gözetimi altındayız. Mahalle baskısı, yerini dijital bir “beğeni” ve “takipçi” baskısına bıraktı. Sosyal medya, içimizdeki o doğuştan gelen “onaylanma açlığını” adeta bir oyun haline getirdi. Paylaştığımız bir fotoğrafın ne kadar beğeni aldığı, altına ne yorumlar yapıldığı, aslında modern dünyanın “Elalem benim hakkımda ne düşünüyor?” testidir. Bu durum bizi farkında olmadan tek tipleştiriyor. Herkes aynı yerlerde tatil yapmak, aynı tarz kıyafetleri giymek, hep mutlu ve kusursuz görünmek zorundaymış gibi hissediyor. Çünkü dijital elalem, sıradanlığı, başarısızlığı ya da mutsuzluğu sevmiyor. Kendi gerçekliğimizi, sırf başkalarının ekranlarında güzel dursun diye filtrelemek, bizi kendimize yabancılaştırırken içimizdeki o varoluşsal kaygıyı da her gün biraz daha büyütüyor.
Sonuç: Kendi Sahnenin Başrolü Olmak
Günün sonunda, zihnimizin loş koridorlarında ağırladığımız o kalabalık jüriyi, yani “elalem” mitini ait olduğu yere, yani illüzyonlar dünyasına geri göndermek gerekiyor. Psikolojide “içsel denetim odağı” gelişmiş olan insanlar, hayatlarının direksiyonunu başkalarının onayına değil, kendi değerlerine ve kararlarına teslim ederler. Dışarıdan gelecek alkışlara veya eleştirilere bağımlı yaşamak, ruh sağlığımızı başkalarının insafına bırakmak demektir. Oysa bizim adımıza nefes alan, bizim adımıza acı çeken ya da faturalarımızı ödeyen bir “elalem” yok. Hayat, başkalarının ne diyeceğini tahmin etmeye çalışarak harcanamayacak kadar kısa ve benzersiz. Kendimizi o görünmez hapishaneden çıkarmanın ilk adımı, herkesi memnun edemeyeceğimiz gerçeğiyle barışmaktır. Unutmayalım ki, biz kendi hikayemizin başrolüyüz; başkalarının bizim hakkımızda yazacağı senaryoların figüranı değil. Kendi sesimizi topluluğun gürültüsünden ayırabildiğimiz gün, gerçekten yaşamaya başlayacağız.


