Salı, Ağustos 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

PSİKOLOJİ İLE SANAT İÇ İÇE: STENDHAL SENDROMU

Bir sanat eserine baktığınızda ondan büyülenip gerçeklikten kopma (derealizasyon), kalp çarpıntısı, heyecanlanma ve baş dönmesi ile kendini gösteren bir psikolojik durum yaşadınız mı? Ya da onun gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu düşündüğünüz ve çok etkilendiğiniz oldu mu? Bu durum aslında psikosomatik bir durum olan Stendhal Sendromu veya diğer adıyla Floransa Sendromudur.

Fransız yazar Stendhal, 1817 yılında İtalya’nın Floransa şehrindeki Santa Croce Bazilikası’nı ziyaret ettiği zaman günlüğüne Giotto’nun Fresklerini gördüğünde kalbinin çok hızlı çarptığını, yaşam enerjisinin çekildiğini ve yürürken düşecek gibi olduğunu yazmıştır. 1979 yılında İtalyan psikiyatrist Graziella Magherini, Floransa’daki sanat eserlerini izlerken benzer semptomlar gösteren yüzlerce turisti görmüş ve bu duruma resmi olarak “Stendhal Sendromu” adını vermiştir. Bu sendromun temel belirtileri; hızlı kalp atışı ve göğüste sıkışma hissi, aniden gelen baş dönmesi, denge kaybı, derealizasyon, kendine yabancılaşma (depersonalizasyon), kafa karışıklığı, aşırı duygusallaşma, ağlama isteği ve bayılmadır. Bu sendrom daha çok rönesans ve barok dönemine ait yoğun dini/mitolojik temalı, insan anatomisini kusursuz işleyen veya devasa boyutlardaki başyapıtlarda görülür. Özellikle; Sandro Botticelli – Venüs’ün Doğuşu & İlkbahar, Caravaggio – Medusa, Michelangelo – Davud Heykeli, Gian Lorenzo Bernini – Apollo ve Daphne eserlerini gördüğünde insanlar sık sık bu belirtilerden bahsetmiştir. Bazen de tek bir başyapıt değil, bir mekanda bu sendromu tetikleyebilir. Örneğin; Vatikan – Sistine Şapeli ve Floransa – Santa Croce Bazilikası. Bu eserlerin ve mekanların ortak özellikleri ölçüleri insan boyutundan çok daha büyüktür; yüzyıllar öncesinden kalma önemli insanların izlerini, ilahi, mitolojik veya derin acı ve büyüleyicilik barındırması insanlarda bu dünyadan olamaz hissi yaratarak bu sendroma sebep olur.

Freud da bu sendromu iki kez deneyimlemiştir. Çocukluğundan beri antik Yunan kültürüne, mitolojisine ve sanatına hayran olan Freud, 1904’te Atina’da Akropolis tepesine çıkıp o devasa tapınak kalıntılarıyla karşı karşıya geldiğinde derealizasyon ve depersonalizasyon hissi yaşamıştır. O an hislerini “Şu an duyularımın bana söylediğine göre Akropolis’te ayakta duruyorum, ama bir türlü buna inanamıyorum.” cümlesiyle açıklamıştır. Freud, bu sarsıcı deneyimi yaşadıktan tam 32 yıl sonra, 1936’da “Akropolis Üzerinde Bir Hafıza Rahatsızlığı” başlıklı yazısında analiz etmiştir: Freud küçüklükten beri buraya gelmenin arzusuyla yaşamıştır; gerçekten oraya vardığında ise içsel bir sıkışmışlık hissi ve zihinsel bir bulanıklık yaşar. Arzusu gerçeğe dönüşmüştür fakat bilinci bu gerçekleşmiş arzuyu kabul etmekte zorlanmış, bastırılmış duyguları harekete geçirmiştir. Başarısı onun için bir tehdit oluşturmuştur. Freud’a göre bu durumun iki sebebi vardır. İlki Oedipus kompleksi ve babasına karşı hissettiği suçluluktur. Freud’un babası orta düzey imkanlara sahip olan, Atina’yı hiç görmemiş bir adamdır. Freud, o muazzam tarihi eserin karşısında büyülendiğinde, bilinçdışında “Ben babamı geçtim, ondan daha ileri gittim ve onun asla göremeyeceği bir güzelliğe ulaştım” düşüncesiyle büyük bir suçluluk hissetmiştir. İkincisi ise “Gerçek olamayacak kadar iyi” düşüncesidir. Bilinçdışı bu başarıyı ve güzelliği görmeyi hak ettiğine inanmamış ve bir savunma mekanizması geliştirmiş; sanki gördüğü şey gerçek değilmiş gibi bir yanılsama yaratmıştır.

Bir diğer bu sendromu yaşadığı an ise Roma’daki Michelangelo’nun Musa Heykeli’ni gördüğü zamandır. Freud bu eseri görmek için 3 hafta boyunca her gün kiliseye gitmiş ve saatlerce eserin karşısında oturmuştur. Hem heykelin, hem Musa’nın hem de kendi öz analizini yapmaya çalışmıştır. Freud, heykel karşısında yaptığı bu analizden o kadar çok etkilenmiş ve kendi iç dünyasıyla o kadar çok bağdaştırmıştı ki, 1914 yılında yazdığı ünlü “Michelangelo’nun Musa’sı” makalesini anonim bir şekilde yayınlamıştır. Çünkü analizin çok kişisel olduğunu ve kendi bilinçdışından çok fazla iz içerdiğini düşündüğü için kendi adıyla yayınlamak istememiştir.

Dünya üzerinde yapılmış birçok büyüleyici sanat eseri var; bu eserler gördüğümüzde bilinçdışımızdaki birçok şeyi biz fark etmeden harekete geçirebiliyor. Stendhal sendromu tam bu nedenden ötürü ortaya çıkıyor. Bu neden sadece eserleri gördüğümüzde değil, kişinin çok kutsal veya tarihi bir mekandan etkilenmesiyle oluşan Kudüs Sendromu veya bir şehri beğenmemekle oluşan Paris Sendromu gibi kültürel psikolojik durumlara da sebep oluyor.

Kaynakça

  • Kurt, Ö. (2024). Akropolis üzerinde bir hafıza rahatsızlığı (1936). Uzman Klinik Psikolog Ömer Kurt. https://www.psikologomerkurt.com/blog-detay/akropolis-uzerinde-bir-hafiza-rahatsizligi-1936-61.html
Beril Doğa Arpakçı
Beril Doğa Arpakçı
Beril Doğa Arpakçı, Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde onur derecesiyle mezun olmuştur. Eğitim sürecinde Polonya'da Maria Curie-Skłodowska Üniversitesi'nde öğrenim görmüştür. Şu anda Bahçeşehir Üniversitesi'nde Klinik Psikoloji Yüksek Lisansına devam etmektedir. Dinamik terapi ve nesne ilişkileri kuramına ilgi duyarak; kaygı, duygusal zorluklar, stres ve psikolojik dayanıklılık konularında danışanlarına destek sağlamayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar