Mirasın Kötüsü de Oluyormuş!
(Genetik Miras ve Psikoloji)
Başlığı görünce şaşırmış olabilirsiniz. Evet, kulağa biraz ilginç geliyor ama maalesef mirasın sadece maddi olanı değil, biyolojik olanı da var. Üstelik bu miras her zaman olumlu özelliklerden oluşmuyor. Bu yazıyı okudukça ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Hepimiz varlığımızı genlerimize borçluyuz. Ten rengimiz, göz rengimiz, saç yapımız, boyumuz gibi fiziksel özelliklerimizin yanı sıra mizacımız, bazı kişilik eğilimlerimiz ve çeşitli hastalıklara yatkınlığımız da genetik yapımızdan etkilenmektedir. Günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar, psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkışında da genetik faktörlerin önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bazı ruhsal bozukluklarda kalıtımın etkisi oldukça yüksektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Genetik yatkınlık, kesin olarak hastalığın ortaya çıkacağı anlamına gelmez.
Tam da bu noktada akıllara şu soru geliyor: “O halde tüm suç genlerimizin mi?”
Elbette hayır. Psikolojik rahatsızlıkların gelişiminde genetik faktörler önemli olsa da tek belirleyici değildir. Bilim insanları bugün psikolojik hastalıkların ortaya çıkışını açıklarken “biyopsikososyal model” olarak adlandırılan yaklaşımı benimsemektedir. Bu modele göre biyolojik özelliklerimiz, psikolojik süreçlerimiz ve içinde yaşadığımız çevre birbirini etkileyerek ruh sağlığımızı şekillendirir.
Yani genetik mirasımız bize yalnızca bir yatkınlık sunar; bu yatkınlığın nasıl şekilleneceği ise büyük ölçüde yaşam deneyimlerimize bağlıdır. Çocukluk döneminde maruz kaldığımız aile ortamı, ebeveyn tutumları, travmatik yaşantılar, sosyal destek, eğitim düzeyi, stresle baş etme becerileri, ekonomik koşullar ve yaşam tarzımız gibi birçok çevresel faktör ruh sağlığımız üzerinde etkili olmaktadır.
Örneğin ailesinde depresyon, bipolar bozukluk ya da şizofreni öyküsü bulunan bir kişinin bu hastalıklara yakalanma riski toplum ortalamasına göre daha yüksek olabilir. Ancak bu durum o kişinin mutlaka aynı hastalığı yaşayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, koruyucu çevresel faktörlerin güçlü olduğu bireylerde genetik yatkınlık hiçbir zaman hastalığa dönüşmeyebilir.
Şizofreni buna güzel bir örnektir. Ailesinde şizofreni öyküsü bulunan bir kişiye “Sen ileride kesin şizofren olacaksın.” demek hem bilimsel olarak doğru değildir hem de kişide gereksiz kaygı ve stres oluşturabilir. Doğru yaklaşım, kişiye ailesinde böyle bir genetik yatkınlık bulunduğunu, ancak bunun ortaya çıkmasının çevresel koşullar, yaşam olayları ve biyolojik süreçlerin etkileşimiyle ilişkili olduğunu anlatmaktır. Çünkü genetik yatkınlık bir kader değil, yalnızca olasılıktır.
Bu durumu daha iyi anlamamızı sağlayan önemli araştırmalardan biri de tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan çalışmalardır. Tek yumurta ikizleri genetik olarak neredeyse tamamen aynıdır. Buna rağmen farklı ailelerde veya farklı yaşam koşullarında büyüyen ikizlerin kişilik özellikleri, stresle baş etme yöntemleri, psikolojik sağlamlık düzeyleri ve hatta bazı ruhsal hastalıkları geliştirme olasılıkları birbirinden farklı olabilmektedir. Bu durum bize genetiğin tek başına davranışlarımızı ve ruh sağlığımızı açıklamak için yeterli olmadığını göstermektedir.
Son yıllarda üzerinde sıkça durulan epigenetik çalışmaları da bu düşünceyi desteklemektedir. Epigenetik, çevresel faktörlerin genlerin çalışma biçimini etkileyebileceğini ortaya koymaktadır. Yani sahip olduğumuz genler değişmese bile yaşadığımız stres, travmalar, sağlıklı ilişkiler, düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve psikolojik destek gibi birçok etken genlerin nasıl çalışacağını etkileyebilir. Başka bir ifadeyle, genlerimiz elimizdeki kitabı oluştururken, hayatımızın nasıl yazılacağını büyük ölçüde yaşadığımız deneyimler belirler.
Bu nedenle ruh sağlığımızı koruyabilmek adına yalnızca genetik geçmişimize odaklanmak yerine yaşam kalitemizi artıracak adımlar atmak çok daha önemlidir. Sağlıklı aile ilişkileri kurmak, duygularımızı ifade edebilmek, stres yönetimini öğrenmek, gerektiğinde psikolojik destek almak, düzenli egzersiz yapmak ve sosyal ilişkileri güçlendirmek psikolojik dayanıklılığı artıran önemli koruyucu faktörlerdir.
Kısacası, genetik mirasımız bize bazı avantajlar ve bazı dezavantajlar bırakabilir. Ancak bu miras hayatımızın nasıl ilerleyeceğini tek başına belirlemez. Davranışlarımızı, kişiliğimizi ve ruh sağlığımızı şekillendiren en önemli unsur; genetik özelliklerimiz ile yaşam boyunca edindiğimiz deneyimlerin birlikte oluşturduğu bütündür.
Bu nedenle içiniz rahat olsun. Ailenizde psikolojik bir rahatsızlık öyküsünün bulunması geleceğinizin de aynı şekilde olacağı anlamına gelmez. Genlerimiz başlangıç noktamızı belirleyebilir; ancak hayatımızın yönünü, aldığımız kararlar, kurduğumuz ilişkiler ve yaşadığımız çevre belirler. Unutmayın, genetik bir yazgı değil, yalnızca bir başlangıçtır. Geri kalan hikâyeyi ise büyük ölçüde biz yazarız.


