Yaşadığımız her duygu bize verilmişse, bunun mutlaka bir anlamı vardır. Bu nedenle duyguların varlığını kabul etmek, onları yok saymamak ve gerektiği şekilde yaşamak önemlidir. Çünkü her duygu, bize bir şey anlatmak için vardır. Korku, öfke, üzüntü, hayal kırıklığı, mutluluk ya da özlem… Her biri insan olmanın doğal parçalarıdır.
Ancak burada önemli olan nokta, duyguları doğru zamanda ve doğru düzeyde yaşayabilmektir. Bir duygunun varlığını inkâr etmek, onu bastırmak ya da hiç yaşanmamış gibi davranmak, o duygunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, yaşanmayan her duygu insanın içinde birikmeye devam eder.
Günümüzde birçok insan kendisini yorgun, tükenmiş, huzursuz ya da dengesiz hissedebiliyor. Çoğu zaman bunun nedenini dış koşullarda arıyoruz. Oysa bazen yaşadığımız ruhsal yüklerin altında, zamanında yaşanmamış duygular bulunabiliyor. Çünkü yaşanmamış her duygu geride bir artık bırakır.
Bu durumu şöyle düşünmek mümkündür: Zamanında yaşanmamış, yeterince hissedilmemiş ve ifade edilmemiş duygular insanın içinde birikmeye başlar. Daha sonra yaşanan başka bir duygu da kendi artığını bırakır. Böylece zamanla kişinin içinde görünmeyen bir duygu yığını oluşur. İnsan bazen neden bu kadar öfkeli olduğunu, neden bu kadar kırgın hissettiğini ya da neden küçük bir olay karşısında aşırı tepki verdiğini anlayamaz. Oysa o tepki, sadece o an yaşanan olayın sonucu değildir. Geçmişten taşınan duyguların da etkisidir.
Belki yıllar önce yaşanmış bir kırgınlık, ifade edilmemiş bir üzüntü, bastırılmış bir öfke ya da konuşulamamış bir hayal kırıklığı bugün bambaşka bir olayın içinde kendini gösterebilir. İnsan bazen hiç ummadığı bir yerde, hiç beklemediği kadar yoğun bir duygu yaşayabilir. Çünkü o duygu yalnızca bugüne ait değildir. Geçmişten gelen artıkların da yükünü taşımaktadır.
Duyguların birikmesini açıklamak için günlük hayattan basit bir örnek verilebilir. Yemek yediğiniz tabağı yıkamadığınızı düşünün. Sonraki öğünde aynı tabağı tekrar kullandığınızı, daha sonra tekrar ve tekrar kullandığınızı hayal edin. Ya da çay içtiğiniz bardağı hiç temizlemeden farklı içecekler içmeye devam ettiğinizi düşünün. Bir süre sonra o kapların içinde eski kullanımın izleri, kalıntıları ve artıklarının birikmeye başladığını görürsünüz.
Duygular da buna benzer şekilde çalışır. Temizlenmeyen, ifade edilmeyen ve yaşanmasına izin verilmeyen duygular zamanla iç dünyamızda birikmeye başlar. Sonra yeni gelen her duygu, bu birikmiş duyguların üzerine eklenir. Böylece yaşadığımız olayları olduğu gibi değerlendirmek yerine, geçmişten gelen yüklerle birlikte yaşamaya başlarız.
Bu durum yalnızca duygularımızı değil, hayatımızın birçok alanını etkiler. Düşüncelerimize, ilişkilerimize, karar verme biçimimize ve insanlara yaklaşımımıza yansır. Hatta bazen bedenimize bile yansır. Çünkü taşınan her duygu bir şekilde kendine yer bulmaya çalışır.
Bu nedenle duyguların varlığını kabul etmek önemlidir. Bir duygunun yaşanması, ona teslim olmak anlamına gelmez. Tam tersine, o duyguyu fark etmek, anlamak ve gerektiği kadar yaşayabilmek anlamına gelir. Üzüntü varsa üzülmek, öfke varsa öfkenin nedenini görmek, kırgınlık varsa bunu kabul etmek gerekir. Çünkü yaşanmasına izin verilen duygular zamanla dönüşür. Bastırılan duygular ise birikmeye devam eder.
Nasıl ki aynı tabağı ve aynı bardağı temizlemeden tekrar tekrar kullanmıyorsak, duygularımızı da temizlenmeden ve işlenmeden hayatımızın içine taşımamalıyız. Her duygunun görülmeye, anlaşılmaya ve akıtılmaya ihtiyacı vardır. Aksi halde geride bıraktığı artıklar zamanla büyür ve yaşamımızın farklı alanlarında karşımıza çıkmaya başlar.
Belki de ruhsal yüklerimizin bir kısmı bugün yaşadıklarımızdan değil, zamanında yaşamadıklarımızdan kaynaklanıyordur. Bu nedenle duyguların varlığını kabul etmek, onları bastırmadan ve inkâr etmeden yaşayabilmek ruhsal denge açısından oldukça önemlidir. Bir duygunun hissedilmesine izin vermek, o duyguya teslim olmak değil; onun bize vermek istediği mesajı anlamaya çalışmaktır. Üzüntü varsa üzülmek, öfke varsa neden öfkelendiğimizi fark etmek, hayal kırıklığı varsa bunun üzerimizdeki etkisini görmek gerekir. Çünkü yaşanmasına izin verilen duygular zamanla dönüşür, bastırılan duygular ise birikmeye devam eder.
Nasıl ki aynı tabağı ya da aynı bardağı temizlemeden tekrar tekrar kullanmıyorsak, duygularımızı da temizlenmeden hayatımızın içine taşımamalıyız. Her duygu görülmek, anlaşılmak ve akıtılmak ister. Aksi hâlde geride bıraktığı artıklar, zamanla düşüncelerimize, ilişkilerimize ve yaşamımıza yansır. Belki de bugün taşıdığımız bazı yükler, yaşadığımız olaylardan değil; zamanında yaşamadığımız duyguların birikmiş izlerinden oluşuyordur.

