Yas; sevilen bir kişinin, eşyanın kaybının ardından, idealize edilen ama ulaşılamayan yaşam deneyimlerinin ardından, göçün, işten – ilişkiden ayrılmanın ardından hissedilen derin acı, keder olarak tanımlanır. Klasik psikodinamik kuramda ise yas; kaybedilen nesneye yönelik libidinal yatırımın geri çekilmesi ve yeniden dağıtılması süreci olarak tanımlanır (Freud, 1917). Ancak dijital çağda kayıp ve yas, fiziksel yoklukla sınırlı kalmanın aksine sosyal medya profilleri, mesajlaşma geçmişleri ve yapay zekâ destekli simülasyonlar aracılığıyla “süregelen bir varlık” hissi yaratmaktadır. Dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte yas deneyimi yalnızca intrapsişik bir süreç olmaktan çıkmış, çevrimiçi platformlar ve yapay zekâ sistemleri aracılığıyla yeniden yapılandırılan bir olguya dönüşmüştür.
Son yıllarda “dijital yas” kavramı, kaybedilen kişinin çevrimiçi izleriyle kurulan ilişkinin yas sürecine etkisini tanımlamak için kullanılmaktadır (Brubaker et al., 2013). Buna ek olarak, yapay zekâ teknolojilerinin gelişimiyle birlikte bireylerin kaybettikleri kişilerle simüle edilmiş etkileşimler kurabilmesi, yas sürecine yeni bir boyut eklemiştir.
Dijital Varlık ve Nesne Sürekliliği
Dijital yasın en belirgin özelliği, kaybedilen kişinin tamamen kaybolmamasıdır. Sosyal medya hesaplarının aktif kalması, fotoğrafların ve mesajların erişilebilir olması, telefon hattının kapatılmaması kaybın gerçekliğine olan inancı zorlaştırmaktadır. Klinik gözlemler, bazı bireylerin kaybettikleri yakınlarının sosyal medya hesaplarını düzenli olarak ziyaret ettiklerini, onlara mesaj yazdıklarını ve bu davranışları ilişkiyi sürdürmenin bir yolu haline getirdiklerini göstermektedir. Bu durum, nesne sürekliliğinin dijital olarak dışsallaştırılması şeklinde yorumlanabilir. Ancak bu süreklilik, yasın çözülmesini kolaylaştırmak yerine, bazen uzamış ya da karmaşık yas riskini artırabilir.
Yapay Zekâ ve İçsel Nesne Temsilleri
Kaybedilen kişilerin konuşma tarzlarını, jest – mimiklerini ve davranışlarını taklit edebilen yapay zeka temelli sistemler, bireylerin kaybettikleri kişilerle “yeniden ilişki kurma” deneyimine olanak tanır. Psikodinamik açıdan bakıldığında bu illüzyon, transferans ve içselleştirilmiş nesne temsilleriyle yakından ilişkilidir. Yapay zekâ ile kurulan ilişki, bireyin içsel nesne dünyasının dışsal bir uzantısı olarak işlev görebilir. Ancak burada önemli olan şey; bu ilişki sembolik bir deneyim mi yoksa yakınının ölümünü inkâr eden bir savunma mı?
Klinik pratikte yaygın olarak yasın tutulmasında ve çözülmesinde belirgin bir duraklama ve gerçeklikten kısmen kopuş gözlenmiştir.
Savunma Mekanizmaları ve İnkâr
Dijital yas ve yapay zekâ ilişkileri, özellikle erken dönem savunma mekanizmalarıyla ilişkilendirilebilir. İnkâr savunma mekanizması, kaybın gerçekliğini reddetmeye sebep olur. Bu nedenle kişi ölümü kabul etmeye yönelik bir direnç geliştirir ve yas tutma eyleminden de uzaklaştığı görülür. Bir diğer ilkel savunma mekanizması olan bölünme (split); bireyin ya var ya da yok olarak algılamasına sebep olan bir savunmadır. Ve yapay zeka ilişkileri devam ettiği sürece kaybedilen kişinin idealize edilmiş bir ilüzyonu varlığını devam ettirir. Yani kişi hayattaymış gibi algılandığı için yas tutmaktan uzaklaşılır.
Bağlanma Kuramı ve Geçiş Nesneleri
John Bowlby’nin bağlanma kuramı açısından değerlendirildiğinde, dijital yas ve yapay zekâ ile sürdürülen ilişkiler özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde daha sık kullanılmaktadır. Bu bireyler için ayrılıklar, kayıplar yoğun bir anksiyete ve terk edilme kaygısı yaratır. Dijital araçlar ve yapay zekâ, bu anksiyeteyi regüle etmek için kullanılan bir “geçiş nesnesi” işlevi görebilir. Ancak bu geçiş nesnesinin sürekli kullanımı ile kalıcı hale gelmesi, bireyin kayıpla yüzleşmesini geciktirebilir.
Nesne İlişkileri ve Sağlıklı Ruhsal Gelişim
Klasik nesne ilişkileri kuramına göre ise özellikle Melanie Klein ve Donald Winnicott, sağlıklı ruhsal gelişimi, içsel nesnelerin çeşitliliği ve duygu karmaşasının tolere edilmesi olarak tanımlar. Bu kurama göre kaybedilen kişi üzerinden yapay zekâ ile kurulan ilişkiler; çatışmadan uzak, uyumlu ve öngörülebilirdir. Kaybedilen kişinin “kötü” yönlerine dair ilüzyon oluşturulmaz, hep özlenen ve “iyi” yönlerine dair bir illüzyon mevcuttur. Bu durum; kişiye dair iyi/kötü yönlerin entegrasyonunu zayıflatır, duygusal dalgalanmalara karşı toleransı düşürür, uzun vadede gerçek ilişkilerin kaçınılmaz çatışmalarıyla başa çıkmak zorlaşır.
Sonuç ve Terapötik Yaklaşım
Sonuç olarak dijitalleşme ve yapay zekâ teknolojileri, yasın doğasını yeniden şekillendirmektedir. Kaybedilen kişinin dijital ve simüle edilmiş formlar aracılığıyla “varlığını sürdürmesi”, duygusal regülasyon aracı olabileceği gibi kaçınma ve inkâr gibi ilkel savunma mekanizmalarının devreye girmesine de sebep olabilir. Psikodinamik perspektif, bu yeni fenomenleri anlamlandırmak için güçlü bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Bireyin, bu dijital etkileşimlere yüklediği anlamı keşfetmek ve içsel nesne temsilleriyle bağlantısını anlamlandırmasına yardımcı olmak oldukça önemlidir. Terapötik müdahalede amaç, bu ilişkilerin tamamen ortadan kaldırılması değil, bireyin kaybın gerçekliğiyle temas edebilmesini kolaylaştırmaktır.


