Pazar geceleri saatin gece yarısına doğru yaklaşırken içinizde beliren o sıkışma hissini bilirsiniz ya da bir yaş gününde, mumları üflerken içinizden geçen o “Zaman ne çabuk geçti, daha dün çocuktum sanki.” sitemini… Modern çağın insanları için zaman, artık sadece takvim yapraklarından ibaret değil. Arkasından nefes nefese kalarak koştuğumuz ama bir türlü yakalayamadığımız bir yarışçı. Bu akıp giden zamana, hayatın hızla ellerimizin arasından kayıp gitmesine karşı duyulan o yoğun ve sessiz korkunun psikolojideki adı: Kronofobi. Yani, zaman korkusu. Saatin akrebi ve yelkovanı, modern dünyanın insanı için artık tehdit gibi algılanmaya başlıyor.
Kronofobi, sadece “Vaktim az kaldı.” telaşı değildir. Temelinde yaşlanma, ölüm farkındalığı ve en önemlisi hayatı kaçırma kaygısını da barındıran bir varoluşsal krizdir. Bu fobiyle yaşayan bir bireyin zihni, sürekli monologla çalkalanır: “Yeterince üretken miyim?”, “Gençliğim bitiyor mu?”, “Gelecekte beni ne bekliyor ve ben buna hazır mıyım?” Zamanın hızlı ilerlemesi, kişide sanki treni kaçırmak üzere olan bir yolcunun paniğini yaratır. Ancak buradaki traji-komik durum şudur; kaçırılacağı düşünülen o tren, aslında kişinin kendi hayatıdır. Geleceğin kaygısı ve geçmişin muhasebesi arasında sıkışan insan, bir noktadan sonra zamanın kendisini bir düşman olarak görmeye başlar.
Peki, ne oldu da zamanla olan ilişkimiz bu kadar hastalıklı bir noktaya geldi? Cevap, içinde bulunduğumuz hız çağında ve parmaklarımızın ucundaki sosyal medyada gizli. Sosyal medya, üzerimizde devasa bir görünürlük ve başarı baskısı kuruyor. Ekranı her kaydırdığımızda, akranlarımızın mükemmel hayat hikayelerini, kariyer basamaklarını hızlı hızlı tırmanışlarını ve her anı nasıl dolu dolu geçirdiklerini izliyoruz. Bu yapay vitrinler, bizde yetersizlik hissi uyandırıyor: “Yorulmaya hakkım yok, durursam geri kalırım.” Teknolojinin getirdiği bu hız, dinlenmeyi bir ihtiyaç değil, suçluluk duyulması gereken bir zaman israfı gibi algılamamıza sebep oluyor. Artık zaman akmıyor, adeta üzerimize hücum ediyor ve biz o hücumun altında eziliyoruz.
Bu bitmek bilmeyen kaygının ilacı, zamanı sürekli kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçmekte saklı aslında. Çünkü zaman, durdurabileceğimiz, yavaşlatabileceğimiz ya da istediğimiz gibi yön verebileceğimiz bir şey değil. Yapabileceğimiz en gerçekçi şey, onunla savaşmayı bırakıp akışına ayak uydurmayı öğrenmek. Tam da bu noktada psikolojik esneklik devreye giriyor. Sürekli saate bakıp zamanın peşinden koşmak yerine, o an ne yaptığımıza odaklanabilmek, yani gerçekten “şimdi ve burada” kalabilmek, kronofobinin yarattığı o yoğun sıkışmışlık hissini biraz olsun hafifletiyor. Bazen gün içinde sadece birkaç dakika hiçbir şey yapmadan durabilmek bile, zamana karşı verilmiş en sakin ama en güçlü mücadeleye dönüşebiliyor.
Kronofobi aslında zamanın hızıyla değil, bizim o zamanın içine yüklediğimiz anlamla ilgili bir mesele. Modern dünya bize her saniyeyi optimize etmeyi, her anı bir başarı hikayesine dönüştürmeyi dayatıyor. Fobi dediğimiz şey de tam olarak bu performans baskısının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Oysa zamanla olan bu takıntılı ilişkiyi çözmenin yolu saati durdurmaya çalışmaktan ziyade bizi koşturmaya iten o hayali bitiş çizgisini sorgulamak. Sürekli bir yere yetişmeye çalışırken çoğu zaman yaşadığımız anı kaçırıyor, hayatı deneyimlemek yerine ona yetişmeye uğraşıyoruz. Oysa insanın değeri, ne kadar hızlı ilerlediğiyle ya da ne kadar çok şey başardığıyla ölçülemez. Yavaşlamak, durup nefes almak ve kendi ritmini fark etmek de en az ilerlemek kadar anlamlıdır. Akreple yelkovan yerinde durmayacak, evet; ama bizim o ritme ayak uydururken kendi hızımızı belirleme özgürlüğümüz her zaman sahip olacağız. Zaman akmaya devam edecek, önemli olan ona karşı panikle koşmak değil, o akışın içinde kendimize ait bir yaşam kurabilmektir.


