Bugün, her ne kadar literatürde alanında uzman kişiler tarafından araştırılan ve konuşulan bir konu olsa da hâlâ yeterince gün yüzüne çıkmadığını ve tartışılmadığını düşündüğüm gebelik kaybı ve sonrasında yaşanan süreci ele almak istiyorum. Sosyolojik olarak toplumsal normların ve toplumsal cinsiyet rollerinin bu deneyimin ve sonrasındaki yas ile depresyonun yaşanma şeklini belirlediğini düşünüyorum. Umarım bu deneyimi yaşayan birilerine kalemim dokunur ve bir nebze de olsa onlara eşlik edebilirim.
Öncelikle yasın tanımı ile başlayalım. Yas; hayatımızdaki radikal bir değişiklik veya bir bağlanma ilişkisinin kopmasının ardından verilen evrensel, doğal, fiziksel ve ruhsal bir cevaptır. Burada sevilen birinin ölümü, bir ilişkinin bitişi, göç, iş kaybı, organ kaybı, sağlık kaybı ve gebelik kaybı gibi durumlar söz konusudur. Bu değişim bizlerde bir şok etkisi yaratır ve derin üzüntü, boşluk hissi, öfke, suçluluk veya bir şey hissetmeme gibi duygularla kendini gösterebilir.
Bugün burada gebelik kaybı sonucu yaşanan yas sürecini ele alacağız. Alanımız bireysel davranışları, duyguları ve düşünceleri araştırırken genellikle bireysel farklılıkları gözetir ve bunu anlamak adına “aynı duruma verilen farklı tepkiler” üzerine incelemeler yapar. Örneğin, bebek sahibi olacağına dair alınan o ilk haber, kimisi için mutluluk veren, kutlanan bir haberken, istemeyen birisi için tam tersi duygular, tutum ve davranışlar ortaya çıkabilir. İstenen bir gebeliğin kaybında yas, karmaşık bir zemin üzerine oturur. Bunun nedeni, sürecin sadece bebeğin kaybının yanı sıra kişinin veya çiftin toplumsal kimliklerinin (anne, baba, ebeveyn) kaybının da yasını tutmasıdır. Literatürde “Moral Meanings of Miscarriage” olarak tanımlanan bu durumda düşük veya gebelik kaybı, sadece biyolojik bir olay değil, aynı zamanda derin toplumsal, ahlaki ve anlamlandırma süreçlerini içeren psikolojik ve sosyolojik bir deneyimdir. Yapılan araştırmalara göre bu kayıp, bilimsel ölçeklerle diğer aile bireylerinin kaybıyla yakın bir yoğunluktadır.
Bu kaybı diğerlerinden ayıran en sarsıcı unsur, paylaşılan somut anıların yokluğudur. Ancak bu bir “eksiklik” değil, bir “potansiyel varlığın” kaybıdır. Anne, bebeğini kucağına almamış olsa da bedeninde onunla bir “iç içelik” (bodily entanglement) hali yaşamıştır. Beklenen bir bebek vardır, hayal edilen gelecek planları vardır ve tüm bunlar için güçlü bir özlem duyma eğilimi vardır. Buradaki özlem ve derin hasret duygusunu yaşamak için illa fiziksel bir bağ kurmaya gerek yoktur. Yasın kendisi zaten bu bağın kurulduğunun bir kanıtıdır. Bu kayıp, bebeğin, anne ve babanın zihinsel dünya temsilindeki yerini ve varlığını silemez. Ona dair kurulan hayaller, beklentiler ve umutlar vardır. Bu hayalleri ani ve beklenmedik bir kayıpla ortadan kaldırmak imkânsızdır. Yas tutan kişi için bu süreç benzersiz ve kendine özgüdür. Burada da sembolik ilişkinin kaybını görebiliriz. Yas tutan ile kaybedilen arasında hissedilen özlem, ileriye dönüktür; beklenen geleceğe, planlara ve umutlara… Ultrasondan görüntüsünün izlendiği, isminin verildiği, eşyalarının alındığı ve fiziksel bir hazırlığın yapıldığı durumları gözlemleyebiliriz.
Her bireyin yas tutma biçimi ve süresi kendine hastır. Yapılan araştırmalara göre kadınlar ve erkekler aynı deneyimi farklı tecrübe edebilir. Bunun ardında biyolojik nedenlerden çok, toplumsal cinsiyet rolleri ele alınmalı ve daha derin araştırılmalıdır. Kadınlar; kaybı, bedensel bir başarısızlık hissiyle (yetersizlik algısı) iç içe geçirebilir. Beden, bebeği koruyamayan bir mekanizma olarak algılandığında yas, ağır bir suçluluk duygusuna evrilir. Kadın bu süreci hem hormonal bir yıkım hem de sosyal bir kimlik (annelik rolü) kaybı olarak yaşar. Erkekler ise genellikle “gizli yas” (hidden grief) yaşarlar. Toplum onlara “güçlü durma” ve “eşine destek olma” görevini yüklediği için kendi acılarını kamusal alanda ifade edemezler. Oysa ultrason görüntüleri ve hayaller, babalar için de güçlü bir bağ kurmuştur. Onların sessizliği, acı çekmedikleri anlamına gelmez; sadece yansıtma biçimlerinin toplumsal normlarca kısıtlandığı anlamına gelir. Bilinen “yas evreleri” (inkar, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme) her zaman doğrusal bir sırada ilerlemez; kişi bu duygular arasında gidip gelebilir. Önemli olan, bu duyguların yaşanmasına izin vermek ve ihtiyaç duyulduğunda profesyonel destek veya yakın çevreden gelen dayanışmayı kabul etmektir. Bu desteğin amacı kaybı unutmak değil, kaybın yarattığı yeni gerçeklikle yaşamayı öğrenmek ve bu yaşanmışlığı hayatın bir parçası haline getirerek ileriye dönük bir yol çizebilmektir.
Bir diğer üzerine düşünülmesi gereken şeyse; burada yas sürecine eşlik edecek ritüellerin eksikliği ve beraberinde gelecek sosyal desteğin daha kısıtlı olmasıdır. Birçok kültürde ölüm için kültüre özgü yas ritüelleri barındırır. Bu ritüeller, vedamızı sembolik düzleme taşır, kişinin kaybettiği kontrol hissinin bir nebze de olsa geri alınmasına ve ölümü anlamlandırmasına yardımcı olur. Fiziksel kayıpla vedalaşmak, zihinsel olarak yaşatmaya devam edebilmemize de alan tanır. Burada sosyal destek çok önemlidir. Bu ritüeller kimi zaman bireysel olmalarının yanı sıra genellikle kolektif yapılan törenlerdir. Böyle kayıplarda belirli bir ritüelin olmaması, sosyal desteği azaltabilir. Peki, bu acıya nasıl eşlik edilir?
Yas tutan birine “akıl vermek” değil, onunla “durabilmek” gerekir. Varlığını Tanıyın: “Kaybın için çok üzgünüm, yanındayım” demek yeterlidir. Bebeğin varlığını ve bu kaybı kabul edin. Şahitlik Edin: Onun acısını küçültmeye çalışmayın. Sadece dinleyin. Kendi deneyimlerinizle kıyaslamayın. Somut Destek Sağlayın: “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormak yerine (çünkü o an cevap veremez), “Yemek getirdim”, “Evi toparlamaya geliyorum” gibi net adımlar atın. Babayı Unutmayın: “Sen nasılsın?” sorusunu babaya da yöneltin. Onun da yas tutmaya hakkı olduğunu hissettirin.
Neler Yapılmamalı? Yedek Sunmayın: “Yeniden olur” demeyin. Bu, kaybedilenin biricikliğini hiçe saymaktır. Neden Aramayın: “Stres mi yaptın?”, “Kendine bakmadın mı?” gibi sorular sormayın. Bu, annedeki suçluluk duygusunu (moral failure) artırır. Kendi Zamanınızı Dayatmayın: İyileşme hızı her birey için farklıdır. Ona kendi zamanında yas tutma hakkını verin.
Bu kayba duyulan yas aslında insanın sevme, bağ kurma ve umud etme kapasitesinin bir kanıtıdır. Bu bağlar fiziksel varlıktan bağımsız ve bazen görünmezdir. Bunu yaşayanlara yapabileceğimiz en büyük yardım, acılarını “tıbbileştirmeden” veya “küçümsemeden”, bu insani kedere eşlik edebilmektir. Çünkü bazen şifa, sadece “görülmek” ile başlar.


