Çocuklar çoğu zaman “beni anlamıyorsun” diyerek kendilerini ifade etmezler. Aslında bunu söyleyebilecek bilişsel ve duygusal olgunluğa henüz sahip değillerdir. Ancak bu, anlaşılmadıklarını hissetmedikleri anlamına gelmez. Aksine, çocuklar anlaşılmadıklarını çok net hissederler; sadece bunu yetişkinler gibi kelimelere dökemezler. Bunun yerine davranışlarıyla konuşurlar.
Bir çocuk anlaşılmadığını hissettiğinde ilk değişen şey davranışları olur. Daha önce uyumlu olan bir çocuk bir anda hırçınlaşabilir, sık ağlayabilir ya da tam tersi içine kapanabilir. Ebeveynler bu noktada çoğu zaman davranışı “problem” olarak görür. Oysa davranış, çoğu zaman bir problemin kendisi değil, bir mesajın taşıyıcısıdır.
Öfke nöbetleri, inatlaşmalar, söz dinlememeler… Bunların birçoğu aslında çocuğun “beni duymuyorsun”, “beni görmüyorsun” deme biçimidir. Özellikle sık sık “abartıyorsun”, “bunda ağlayacak ne var”, “korkacak bir şey yok” gibi cümlelere maruz kalan çocuklar, zamanla duygularının geçersiz olduğu inancını geliştirebilir. Bu da onların ya daha yüksek sesle tepki vermesine ya da tamamen susmasına neden olur.
Klinikte sık karşılaşılan bir durumdur: Oyuncaklarını fırlatan, sürekli “hayır” diyen bir çocuk getirilir ve ebeveynler “çok inatçı” olduğunu söyler. Biraz derine inildiğinde ise çocuğun aslında sık sık susturulduğu, duygularının hızla geçiştirildiği görülür. Çocuk, kelimelerle anlatamadığını davranışıyla anlatmaya başlar. Çünkü başka bir yolu yoktur.
Bazı çocuklar anlaşılmadığını dışa vurarak gösterirken, bazıları içe çekilerek anlatır. Sessizleşen, paylaşmayan, kendi dünyasına kapanan çocuklar çoğu zaman “sorunsuz” olarak etiketlenir. Oysa bu çocuklar da en az diğerleri kadar anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Sadece sesleri daha az duyulur.
Burada kritik olan nokta şudur: Çocukların davranışlarını düzeltmeye çalışmadan önce, o davranışın ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmak. Çünkü bir çocuk anlaşıldığını hissettiğinde, çoğu davranış kendiliğinden düzenlenir. Anlaşılmak, çocuk için bir ihtiyaç değil, bir temeldir.
Ebeveynlerin ya da bakım verenlerin en sık düştüğü hatalardan biri, çocuğun duygusunu düzeltmeye çalışmaktır. Oysa çocuklar çözümden önce anlaşılmak ister. “Korkacak bir şey yok” demek yerine “korkmuş gibisin” demek, “abartıyorsun” demek yerine “bu sana zor gelmiş olmalı” diyebilmek, çocukla kurulan bağı derinleştirir.
Unutulmamalıdır ki çocuklar kelimelerden çok hislerle büyür. Onları gerçekten duymak, yalnızca söylediklerine odaklanmakla değil; duraksamalarını, kaçındıkları bakışları, aniden değişen davranışlarını fark etmekle mümkündür. Çünkü çocuk, çoğu zaman kendini açıkça ifade edemez ama hissettirdiği şeyler oldukça nettir.
Bir çocuğu anlamak, onun cümlelerini düzeltmekten çok, duygusuna eşlik edebilmeyi gerektirir. Bazen sadece yanında kalmak, hemen çözüm sunmamak, o duygunun orada olmasına izin vermek bile “anlaşıldım” hissini yaratır. Bu his, çocuğun iç dünyasında güvenin temelini oluşturur.
Çocuk anlaşıldığını hissettiğinde, kendini savunmak zorunda kalmaz. Daha az bağırır, daha az direnir, daha çok paylaşır. Çünkü artık kendini anlatmak için davranışlara ihtiyaç duymaz; anlaşılacağını bilir. İşte bu noktada ilişki güçlenir, iletişim derinleşir.
Unutulmamalıdır ki her davranışın arkasında görülmek ve anlaşılmak isteyen bir çocuk vardır. Ve bir çocuk gerçekten anlaşıldığında, sadece o an sakinleşmez; aynı zamanda dünyaya karşı daha güvenli, daha sağlam bir yerden bakmayı öğrenir.


