Sevgili yol arkadaşım,
Bu yazıda hayatımızın birçok alanında kendini gösteren ve varoluşumuzun kaçınılmaz eşlikçilerinden biri olan UY- kelimesi ve beraberinde aldığı eklerin birleşiminden doğan çeşitli kavramların etimolojisini, felsefesini ve işlevselliğini inceleyeceğiz. Fazlasıyla kullandığımız ama belki de anlamını tam kavramadan hayatımıza dahil ettiğimiz bu kelimeye karşı bilinçli bir farkındalık oluşturarak, UY-dünyasının derinliklerine doğru çok katmanlı ve dinamik bir yolculuğa çıkacağız.
UY-DÜNYASINA GİRİŞ
Bu yaratım süreci, son zamanlarda sistemimi kurcalayan UY- ve türevlerini yeniden haritalama isteğimden doğdu. Beş kavramdan oluşan bu “küçük” ama “derinlikli” UY-dünyasına hoş geldin.
Bu dünyaya girişimizin ilk aşaması olarak; yaşamımıza bu lensle bakmadan önce, onun anlaşılabilmesi adına oluşturduğum çerçeveyi tanıtmak istiyorum.
Öncelikle; bu dünya içerisinde kuracağımız ilişkilerin vazgeçilmezleri olan “Özne” ve “Öteki” tanımlarımı yapmak istiyorum.
OPERASYONEL TANIMLAR
Özne; “Kendilik” ve Öteki ile kurduğu ilişkiyi deneyimleyen, anlamlandıran ve bu ilişkiler içerisinde yönelim belirleyerek eylemde bulunan canlı bir varlığın bilinçli psişik merkezidir.
Öteki; Öznenin ilişki kurabildiği, ondan etkilenebildiği ve onu etkileyebildiği canlı, cansız, içsel ve dışsal varlıklar, süreçler ve fenomenler bütünü.
UY- VE TÜREVLERİ
UY-; Öznenin ilişki içerisinde yönelim oluşturma kapasitesidir.
UY-umsuzluk; Taraflar arasındaki farklılıkların, ihtiyaçların, ritimlerin veya yönelimlerin görünür hâle gelmesiyle ortaya çıkan ilişkisel gerilim alanıdır.
UY-mak; Uyumsuzluk karşısında Öznenin “kendiliğini” göz ardı ederek, yalnızca Öteki ile ilişki içerisinde gerçekleştirdiği tek yönlü veya yönsüz ayarlama eylemidir. Bu ayarlama; Öteki’ye uyum sağlama, boyun eğme, itaat etme, memnun etmeye çalışma veya tepkisel karşı çıkışlar gösterme şeklinde görünür olabilir.
UY-umlanmak; Uyumsuzluk karşısında Öznenin “kendiliğini” gözeterek; kendisi, Öteki ve ilişki arasındaki yönelimleri dikkate alıp gerçekleştirdiği çok yönlü ayarlama eylemidir. Bu ayarlama, karşılık alınamadığı durumlarda yalnızca “kendilik” ile; karşılık alınabildiği durumlarda ise hem “kendilik” hem de Öteki ile gerçekleşebilir.
UY-um; Öznenin UY-umlanma eylemi sırasında ortaya çıkabilen uzlaşmanın organik harmonisidir. Bu organik harmoni; içsel bir genişleme, zenginleşme ve önceki kavrayışın ötesine uzanabilen yeni perspektiflerin ortaya çıkmasına eşlik edebilir. Ancak UY-um yalnızca görünür olan uzlaşmadan ibaret değildir; aynı zamanda öznenin “kendiliğiyle” kurduğu ilişkiyi derinleştirme potansiyeli taşıyan, yaşayan ve dönüşen bir karşılaşma hâlidir.
TANIMLARIN ÖTESİNDE
Peki bu dünyadaki UY-mak ve UY-umlanmak eylemi arasındaki o ince çizginin yapıtaşı olan “kendilik” kavramı derken neyden bahsediyorum?
Nedir?
Canlı varlığın bütünlüğünü, potansiyellerini, yönelimlerini ve varoluşsal organizasyonunu taşıyan; bilincin hem içinde hem de ötesinde uzanan dinamik varlığıdır. Birbiriyle çelişen, “karmaşık” parçalarımızı bir arada tutabilen; hepsini gözeten, kapsayan ve entegre eden bir benlik kapasitesidir. Beden, ruh ve zihnin; biyolojik, sosyal, psikolojik ve kültürel yörüngelerinin içinde, arasında ve ötesinde gerçekleşen doğal ve dinamik organizasyonudur. Yaşamını sürdürdüğü her zaman birimi boyunca ve zamanın ötesinde; etkileşimler aracılığıyla sürekli değişen, dönüşen ve yeniden organize olan dinamik bir oluş hâlidir.
Ne değildir?
Dürtüsel olarak hissedilen her şey, aklımıza gelen her düşünce ya da içimizden geçen her arzu değildir. Sürekli huzur, sürekli sakinlik veya sürekli iyi hissetme hâli değildir. Tamamlanmış, ulaşılmış veya sabit bir varış noktası değildir. İlişkilerimizin çoğunda ortaya çıkan; var olan şartlara uy-MAK amacıyla gelişen ve bedenimizde huzursuzluk ya da çeşitli sıkışıklık biçimleri yaratan bir hayatta kalma cevabı değildir. Başka insanların dış dünya taleplerini karşılamak amacıyla takındıkları maskeleri görebilen bir yerden, maskesizliğin arkasına gizlenmiş yeni bir maske değildir. Varoluşun yalnızca ilişkilere karşı çıkılarak sürdürülebileceğine dair katı bir direnç, kronik karşıtlık veya sürekli bir isyan hâli değildir. İlişkilerden tamamen bağımsız; yalnızca iç dünyada var olan ve dış gerçeklikten bütünüyle ayrık tek uçlu bir yapı değildir. Akışa karşı pasif teslimiyeti sembolize eden; hiçbir aksiyon almadan her şeyi “dışarıdan” beklemek değildir. Öteki ile etkileşimde olası bir sınır koyma amacıyla “hayır” cevabını verdiğin esnada; dayanılmaz, ani ve müdahaleci biçimlerde kendini gösteren, validasyon amaçlı bir açıklama ihtiyacının varlığı değildir.
Kendilik ile Temas Halinde Olan Öznemizin Görünür Deneyimi
Otantik yönelimleri ile daha uyumlu hareket edebilir. Kendisine ve dış dünyaya karşı daha şefkatli, meraklı, yaratıcı, cesur, oyuncu, sakin ve ilişkisel olabilme ihtimali artabilir. ETKİleşimin karekökü olan ETKİde bulunabildiği; seçim yapabildiği ve eylemlerinin sonuçlarında payı olduğunu hissedebildiği bir yaşam deneyimleyebilir. Bedeni içerisinde genişleme, ferahlık, canlılık veya merkezlenme hissedebilir. Varlığını; geçmişe doğru sürekli ruminasyon veya geleceği kontrol etme çabası olmaksızın, içinde bulunduğu deneyime tanıklık edebilen ve gerektiğinde aksiyon alabilme kapasitesine güvenebilen bir yerden sürdürebilir. İhtiyaçlarını kendine ve Öteki’ne ifade edebilir; gerektiğinde sınır koyabilir ve gerektiğinde bu sınırları yeniden gözden geçirebilecek esnekliği koruyabilir.
Bize bu yolculukta eşlik edecek konseptleri ve anlamlarını gerçekten sindirdiysek; kendimizi Öznenin yerine koyup, bu yazıyı okurken hayatımızda var olan ve UY-umsuzluk deneyimlediğimiz bir Öteki seçerek dünyamıza giriş yapabiliriz.
VE SAHNE
Bir varmış bir yokmuş, biricik Özne gözlerini UY-dünyasında açmış. Ne oldu da bu dünyaya geldim diye düşünürken, yaşadığı bir UY-umsuzluğun onu “normal” ve alışageldik biçimde işleyen gündelik hayat akışından alıkoyduğunu fark etmiş. Bu alıkonuluş belli ölçüde rahatsız ediciymiş. Çünkü UY-umsuzluk karşısında Öznenin bir ayarlama eyleminde bulunması gerekiyormuş.
UY-mak mı? UY-um-lanmak mı? Alacağı aksiyonun kendisinden çok, o aksiyona hangi ayarlama eylemi aracılığıyla ulaştığı; yaşadığı rahatsızlığın biçimini, süresini ve işlevini belirleyecekmiş.
Tam o sırada Özne önemli bir şey fark etmiş. Yaşadığı rahatsızlık yalnızca Öteki ile arasındaki gerilimden kaynaklanmıyormuş. Belki de rahatsızlığın asıl kaynağı; bu gerilim karşısında nasıl yönelim belirleyeceğini taşıyan kendiliğiyle kurduğu ilişkinin içerisindeymiş. Çünkü her UY-umsuzluk yalnızca Öteki ile bir karşılaşma değil; aynı zamanda kendilik ile de bir karşılaşmaymış. Ve bazen en dayanılması güç gerilim, Öteki ile yaşanan değil; kendiliğin sessizce sorduğu sorularmış.
Eğer ki Özne bu soruları bastırmaya çalışmak yerine onlara kulak vermeyi seçerse, onu UY-um ile tanışma fırsatı bekliyormuş. Ancak dış dünyanın taleplerinin ve gündelik hayatın gereksinimlerinin baskınlığında sıkça kendini gösteren, hayatta kalmaya çalışan “dış gerçeklikte özne olma deneyimi”; daha önce alışkanlıklarında yeri olmayan ve nasıl karşılayacağını bilmediği bu tekinsiz belirsizliğe kulak vermektense, onu görmezden gelmenin daha kolay olduğuna dair çeşitli ikna yöntemlerine başvuruyormuş.
Sevgili Özne’nin kendi içinde ve Öteki ile arasında yaşadığı bu gerilim karşısında hareket edebilmesi için; bu dünyada gözlerini açmasına en başta sebebiyet veren UY-umsuzluğun kaçınılmaz eşlikçileri olan UY-mak ve UY-um-lanmak arasında, ne sıklıkla, ne yoğunlukla, hangi sırayla ve hangi biçimlerde hareket edeceğine karar vermesi gerekiyormuş.
Derken bir gün Özne başka bir şeyi daha fark etmiş. Bu dünyaDA gözlerini açmak ile bu dünyaYA gözlerini açmak birbirinden farklı fenomenlermiş. İlki yaşamakla ilgiliymiş. İkincisi ise yaşadığını fark etmekle. Eğer ki Özne bu ayrımı kavrayabilirse, UY-um ile karşılaşma ihtimali de belirginleşecekmiş.
Bu farkı gördükten sonra sıra başka bir soruya gelmiş: Peki bu dünyaYA gözlerini açabilmek için ne yapabilirim? Özne kendini, kendiliğini tanımaya hazır hissettiğinde; yukarıda okuduğu ve kendiliğin çeşitli katmanlarına ışık tutan açıklamalar üzerine reflektif bir özümseme yolculuğuna çıkabilirmiş. Bu yolculuğun amacı doğru cevapları bulmak değil; bu kavramların kendi içinde nasıl yankılandığını duyabilmekmiş. Zamanı geldiğini hissettiğinde ve içindeki kendiliğin bu gerilimdeki sesine kulak vermeyi seçtiğinde, bu açıklamalar onu bekliyor olacakmış.
Ancak insan olmanın kaçınılmaz eşlikçilerinden biri olan erteleme huyumuzdan ötürü; Özne hazır bu yolculuğa çıkmışken, onu tam da şimdi bunlar üzerine düşünmeye davet ediyorum.


