Bu metin, belirli bir tanı ya da vaka sunmayı amaçlamamaktadır. Anlatı; savunma mekanizmaları, bağlanma deneyimleri ve sessizliğin psikolojik işlevi üzerine klinik sezgiyi harekete geçiren bir deneyim metni olarak kaleme alınmıştır. Okurun, metni kuramsal bir çerçeveye yerleştirmekten çok, çağrışımlarla düşünmesi amaçlanmıştır.
Savunma, Sessizlik ve Bağlanma Üzerine Bir Klinik Deneme
Suskunluğunun altındaki çığlıklara uyandığı bir gecede başlamıştı kendine olan merakı. Safi, gür bir ses değildi kulağını tırmalayan; aksine derinlerden gelen, anlamsız bir uğultuydu anımsadığı. Bu anlamsız anlamın öncesinde, öylesine yaşayan birinin kalemindendi sanki yazdıkları. Kaleme alınan bir yazıdan bahsetmiyordu; severdi akla ilk gelenden aykırı yaşamayı. Şaşırmayı ve şaşırtmayı…
Bahsettiği, öylece yaşanıp giden bir yoldu. Öylece, öylesine… Günü geceden başlardı; sessizlik, savunmasızlıktı onun lügatında. Böyle büyük büyük anlatırdı korkularını. Her yeni güne, gece sessizliğinin çöktüğü benliğini kuşanamamaktan korkarak başlardı.
Geceden bahsederken dudakları titrer, kelimeleri kucağına akıtmamak için direnirdi; gözleri büyür, anda kalmak için kendini oturduğu koltuğun bir köşesine mıhlardı. Zırhını kuşanmasını beklerken, o sığınmayı seçerdi çoğu zaman. Kaçmak demezdi adına; hatta “kaçmak” kelimesinin yükünden de bir yere sığınmak için yağmur metaforu yapardı.
Şemsiyeyi açtığınızda yağmuru yok saydığınızı mı sanıyorsunuz? Bedeninize değmeyen her damla gözünüzün önünden süzülüp akmıyor mu? Hatta siz bedeninizi sakınırken ayaklarınız ıslanmıyor mu?
Düşünür, düşündürürdü; belki zaman kazanırdı. Hoş, kaçacak olsa yakalanmazdı; en azından o, öylece hızlı kaçabileceğine inanıyordu. Ne de olsa öylece yaşanmış yılları vardı; anı kurtaracak kadar öyle sığdırmıştır nefes aralarına. Nefes ciğerlerini terk ettiğinde omuzları düşerdi; o zaman sığındığı limanlardan bahsedeceği anlaşılırdı.
Bu bazen silik bir çocukluk anısıydı: ütülü kıyafetlerin arasında, olduğu yerde sessizce bulunmayı beklediği saklambaçtan bir kare… Bazen bir anaokulu gösterisi melodisi mırıldanır, bazen de sevdiği insanların dokunuşlarından bahsederdi; gözleri ışıldardı.
Kalabalıkları anımsardı… Gözlerini hızlı hareket ettirir, sanki o kalabalıkların arasından birilerini görmeye çalışırdı. Bakışları odanın dışına taşar, biraz dolanırdı hatırası olan sokaklarda, koridorlarda, odalarda. Koltuğunun köşesine döndüğünde, kalabalıkların içindeki en kalabalık yalnızlıkları konuşurduk. Tanıdık simaların hiç görmediği yüzlerini anlatırdı. Tanımadığım insanları tanırdım.
Çok severdi insanı insanın içinde değerlendirmeyi. Hatta “İnsan sadece göğüs kafesinde yaşar,” derdi; bedeninde ama aslında kanat çırpan bir nefeste, ruhta… Kıyamaz, konduramaz; dengeleri bozmadan, seçerek konuşurdu. Dili olumsuzdan uzaktı; belki de kendini böyle savunuyordu. Savunmak ya… Savunmak tabii.
Gözlerini kapatınca daha iyi gördüğünü söylerdi. Kalabalıklarda ismiyle seslenen annesini arardı. Tarifinde hep curcunanın tam ortasında, şahane bir koltukta; en alımlı hâliyle, en şık giysileriyle, en güzel gülümsemesini takınıp oturduğundan bahsederdi. Hemen ardından, annesinin gülümsemesiyle yumuşayan yüzünü babasının olduğu tarafa çevirirdi.
Baba köşede, büyük bir kapının yanında ayakta; elinde sigarasıyla hararetle bir şeyler anlatmaya çalışırdı o sahnede her gittiğimizde. Hatta babasının söylediklerini anlamlandırmaya çalışır gibi bir hâl alırdı yüzü. Kaşları sıkışır, kulakları büyürdü. An gelir, bahsettiği bir fotoğrafmış gibi hissederdim. Sanki onu öper, koklar, cebine koyar ve dönerdi koltuğuna.
Bunları anlatırken ne gece kalırdı zihninde, ne sessizlik, ne uykusuzluk. Savunmuştu işte kendini; ama sakındığı bedeniyse, bakalım ayakları ıslanacak mıydı?
Gün aydınlanmaya başlardı öyle ya; penceresinden süzülen ilk ışıkları bile tanır olmuştum. Karanlık savunmasızlıksa, ışık zırhıydı. Gecesi savunma, gündüzü taarruzdu. Birinin hayatla savaşı kutlanası bir şey olmamalıydı belki ama zırhından bayramlık giysiymiş gibi bahsederdi. Her sabah sanki ayak ucundaki bu zırhı kuşanırdı.
Öyle net, öyle ışıltılıydı ki; karanlığın o alaca siyahı, bir leke kadar küçük de olsa yer alamazdı yanında, yamacında. Takdir edilesi, onaylanası bir eda; en sevdiği aksesuarıydı belki de silahı. Güne hazırdı.
Her yeni günün bu başlangıç çizgisi, bir yarışın bitiş çizgisiymiş gibi hissettirdiğinden konu açılır; bu sefer de yorgunluğu üzerine düşünmeye başlardı. Cevap arıyordu adeta: düşünceleri yük değilmiş gibi, bir de zırhı mıydı ağır gelen, yoksa kuşanamadığı ötekiler mi?
Hoş, neydi ki bu zırh? Bir sır gibi suskunluğunda, derin bakışlarında, anlam arayışında saklanıyor gibiydi. Ya da bu özenle seçilip konuşulan cümlelerin yüklemiydi. Yani benim baktığım yerden zırh, olduğu gibi karşımdaki koltuğun bir köşesinde oturuyordu da suskunluğunu bölmek, arayışını bölmek gibiydi.
Susardık. Susarken sanki günler, haftalar, aylar, mevsimler değişirdi; yaş alır da geri gelirdi. Her suskunluğunun ardından bir fark ediş, bir kabulleniş çıkınca; sessizliğin büyük bir devinim, hatta yıkıcı bir devrim gibi hissettirmesi olağan görünüyordu.
Olağandı; her şey olması gerektiği gibiydi de, madem dengeler niye bozulmuştu? Buradaki sessizlik, saklambaçtaki sessiz bekleyişe benzemiyordu. Mırıldanan melodi hep dans ettirmiyordu. Tanınan simalar yakın hissettirmiyordu. Kalabalıklar yalnızdı. Çığlıklar, ebelenen çocuk çığlığı değildi; anlamsız bir uğultuydu.
Bir annesinin gülüşü hep aynıydı, bir babasının telaşı…
Cepleri boşaltma zamanı gelmiş miydi?
Bu anlatı, terapötik bir süreçte sıkça karşılaşılan ancak adlandırılmadan yaşanan savunma mekanizmaları örüntülerine işaret etmektedir. Sessizlik, burada bir dirençten çok, korunma biçimi olarak okunabilir. Okurun, metindeki imgeleri kendi bağlanma deneyimleri ve klinik sezgileriyle yan yana getirmesi amaçlanmıştır.


