Bütüncül, Dinamik, Bağlantısal, Akış Modeli
Girizgâh: Bütüncül, dinamik, bağlantılı bir akış modeli de ne demek? Her ne ise, bildiğimiz akıştan farkı ne? Model derken neyi kastediyorum? Yapıtaşları neler? Temel bir dayanağı, bir çerçevesi var mı? Peki ben bunun neresindeyim?
İşte tüm bu soruları birlikte detaylandırarak, teker teker açacağız ve yazının en sonunda öğrendiklerimizi pekiştirmek adına küçük ama anlamlı bir pratik yapacağız.
Açılım sürecine başlamadan önce, biraz modelin yaratılış sürecini aktarmak isterim. Mesleğimde ilgimi çeken ve içlerinde dolanmaktan; kaybolmaktan, yolumu tekrar bulmaktan, yeni patikalar yaratmaktan fazlasıyla keyif aldığım psikodinamik ve zihin-beden bütünlüğü temelli yaklaşımların sistemimde yaktığı sorgulama ampulleri ve açılan pencereler sayesinde, bu iki alanın fazlasıyla vurguladığı bazı konseptleri ayrıştırmak, etkileştirmek ve bireyin hayatında izlediği akışı; zihinsel, bedensel, ilişkisel meşgalelerini; bilinçli ya da farkında olmadan attığı adımları; bazen belirli konuların içine çekilerek anlayışlarında yeni katmanlar açtıkları, bazense tekrar tekrar aynı konular üzerine dönüp durarak bulundukları “ruminasyon” hallerini temsilen bir noktadan diğerine olan olası geçişleri; kendimizi yıpratmadan, aksine onunla hizalanarak ve besleyip beslenerek nasıl ilerleyebiliriz sorusunu kendimce açıklayan bir yol gösterici “model” oluşturmak istedim.
Ancak bu modelin amacı, olası yolları kategorize ederek tek bir nedenselliğe indirgemek ve görüş açımızı küçücük bir kapı deliği haline getirmek değil; bu konulara karşı anlayışımızı, fazlasıyla geniş ve dağınık olduğu için bunaltıcılık barındıran bir alandan alıp; kendi biricik akışımıza uyarlayabileceğimiz, kaybolduğumuzda cebimizden çıkarıp bakabileceğimiz bir haritaya dönüştürmek. Gideceğimiz yönü ve nasıl gideceğimizi ise yine kendimizin seçtiği bir oyun alanı yaratmak.
Öyleyse hazırsak başlayalım.
Haritamızı Tanıyalım:
Modelimizi anlamak adına önce, birbirine çok yakın ama oldukça farklı yapıtaşlarını oluşturan beş temel kavramdan bahsedeceğim. Dilerseniz hayal ederek ya da elinize bir kağıt kalem alarak aşağıdaki haritamızı birlikte oluşturabiliriz.
Öncelikle elimize bir kağıt ve kalem alalım. Sonrasında birbirini kağıdın tam ortasından kesecek şekilde bir dikey ve bir yatay çizgi çizelim.
Şimdiyse bu uzayı anlamak adına size, doğruların birbirini kesmesiyle oluşan dört adet alanımızdan (sol üstten başlayarak saat yönüne doğru: Dış dünya, Zihin, Beden, İç dünya) ve kesişim noktamızdan (Equanimity) oluşan toplam beş terimden bahsedeceğim.
Bu terimler öyle terimler ki, sonsuz farklı şekilde, sonsuz farklı yaklaşımlardan ele alınabilir. Elbet bu ele alış yöntemleri kendi aralarında birtakım ortaklıklar ve belirgin farklılıklar barındırır. Bu sebeple, terimleri açmadan önce kendi ele aldığım yaklaşımları en baştan belirtmek ve olası bir kafa karışıklığını ortadan kaldırmak isterim.
Beden ve zihin kavramlarını literatürdeki güncel araştırmalara göre; travma odaklı ve beden-zihin bütünlüğü temelli psikosomatik yaklaşımlar üzerinden ele alacağım. Öte yandan iç dünya ve dış dünya terimlerini psikodinamik literatür çerçevesinde tanımlarken, equanimity kavramını mindfulness literatürü üzerinden ele alacağım.
Kavramsal tanımlamalardan önce, nelerden nasıl bahsettiğimize dair kabataslak bir fikrimiz olması adına elimizdeki dört alan olan beden, zihin, iç dünya ve dış dünya ile başlamak isterim. Bu kavramlar milyonlarca araştırma, kitap ve ders niteliği taşıyan, derinleştikçe bambaşka yolların açıldığı kavramlar. Ancak elimizdeki taslağı kabaca ele almak gerekirse şu şekilde açıklayabilirim:
Bedenin algıladığı ve regüle ettiği sinyaller, zihinsel anlamlandırma süreçleriyle birlikte işler; bu anlamlandırma, iç dünyanın sunduğu ilişkisel ve duygusal örüntülerden etkilenirken, aynı zamanda dış dünya bağlamı tarafından sürekli şekillendirilir.
Çizgilerimizin kesişim noktası, mindfulness literatüründe “equanimity” olarak adlandırılan bir hâle karşılık gelir. Türkçede “sarsılmayan içsel denge” olarak ifade edilebilecek bu alan; bireyin beden, zihin, iç dünya ve dış dünya ile temasını sürdürebildiği, ancak bu temasın içinde çözülmeden, sürüklenmeden kalabildiği ince bir farkındalık zeminidir.
Son olarak şunu belirtmek isterim ki, bu uzayda sabit bir noktada durmuyoruz. Sürekli hareket halindeyiz. Bu hareket; alanlar içi ve alanlar arası, mikro ya da makro, hızlı ya da yavaş, sık ya da seyrek tüm devinimlerin bütününü kapsar. Bu sistemik tanımın gerçek hayattaki yansımasını açmam gerekirse; hayatımızın akışı içerisinde bir yerden bir yere kayıyor, bazen savruluyor, bazen bir noktada sıkışıp kalıyor; bizi daraltan kapalı döngüler içinde tıkanıyor, bazense merkezimize yaklaşıyoruz.
Kavram Haritamız:
Zihin, organizmanın sinir sistemi durumları, bedensel duyumları ve ilişkisel deneyimleri üzerinden şekillenen; güvenlik-tehdit algısına göre organize olan ve deneyimi anlamlandıran dinamik bir düzenleme ve anlam üretim sürecidir.
Beden, sinir sistemi aracılığıyla deneyimi kaydeden, düzenleyen ve ifade eden; güvenlik, tehdit ve ilişki sinyallerine göre sürekli değişen canlı bir regülasyon ve hafıza sistemidir.
İç dünya, bireyin erken ilişkisel deneyimlerinden türeyen; içselleştirilmiş nesne temsilleri, duygulanımlar, fanteziler ve bilinçdışı anlamlandırma örüntülerinden oluşan öznel psikolojik gerçeklik alanıdır.
Dış dünya, bireyden bağımsız olarak var olan fiziksel, sosyal ve kişilerarası gerçeklik alanıdır; ancak psikodinamik açıdan bu dünya her zaman iç dünyanın filtrelerinden geçirilerek deneyimlenir.
Equanimity, kişinin içsel ve dışsal deneyimlere karşı; onları bastırmadan ya da onlara kapılmadan, dengeli, açık ve reaktivitesi düşük bir farkındalıkla yaklaşabilme kapasitesidir.
Modelimiz Hazır İse Yola Koyulalım:
Değerli okuyucu, bu son bölümde okuduklarını uygulamak ve sindirmek adına seni; çizmiş olduğun uzayda bir başlangıç noktası belirleyip, elini kağıttan ayırmadan bir noktadan diğerine olan hareketini temsil eden çizimini yapmaya davet ediyorum.
Bu çizimi yaparken senden bir ricam var: Kozmosta yaşayan canlı ya da cansız organizmaların ortak özelliği dinamik olmaları. Bu sebepten ötürü, özne olan kendimizin ve bizim dışımızdaki tüm gerçekliği kapsayan objelerin durduğunu sandığımız anlarda bile aslında kaçınılmaz bir devinim içinde olduğunu lütfen hatırla ve elini ona göre hareket ettir.
Başlangıç noktanı seçmen adına bu yazıyı okurkenki gününü ele alarak başlayabilirsin. Sisteminin; uyandığın andan şu an bunu okuyan senin içinde bulunduğu ana kadar izlediği hareket yolu ne? Bu hareketin sabit bir yönü var mı? Tekrarları var mı? Sıkışıp kaldığı alanlar var mı? Alan kullanım dağılımı nasıl? Nerelerde daha çok vakit geçirmiş, nereleri ihmal etmiş?
Tüm bu yönergeler ışığında derin bir nefes alıp çizmeye başlayabilirsin. Bakalım elin seni nerelere götürecek.
Şimdi ise seni; yeni, boş bir kağıt alıp aynı modeli, aynı yönergelerle çizmeye davet ediyorum. Ancak bu sefer senden isteğim; her bir nokta arası geçişi kesişim noktamızı kullanarak yapman.
Akışını bitirdiğinde dur ve fark et. İki resmi birbiriyle karşılaştırdığında ne görüyorsun? Çeşitli benzerlikleri ve farklılıkları neler?
Equanimity; kendisi olman gereken ideal bir durumdan öte, her bir nokta arası hareketini gerçekleştirmeden önce kullandığın bir geçiş merkezi. Dış dünyanın taleplerinde kaybolmadan, iç dünyanın derinliklerinde boğulmadan, zihninle bedenini birbirinden ayırmadan; kendi akışınla ve hayatın akışıyla hizalandığın, bu bütüncül, dinamik, bağlantısal akışlar arasında harmonik bir ritmin ortaya çıktığı, topraklanmış bir spontaniteye izin verdiğin bir merkez.
Burası aynı zamanda tüm alanların kesiştiği nokta. Hiçbirinin içinde kaybolmuyorsun ama hepsinin harmonik bir orkestra gibi akıp gitmesine dikkatini yönlendiriyorsun. Normalde varlığını unuttuğun ama olmasaydı var olamayacağın kalp atışın gibi bedensel sinyallerine; düşüncelerinin içine dalmak yerine onların gelip geçtiğine; iç dünyandaki bilinçdışı kalıpların sen hazır olduğunda yavaşça kendini göstermesine alan açıyorsun. Ve tüm bunlar olurken, dış dünyada tenine çarpan rüzgardan sabah trafiğinde camını aralayıp müziğin sesini yükselten insana kadar her şey akmaya devam ediyor. Ama bu akış seni içine çekmiyor; sen sadece tüm bunlara tanıklık ediyorsun.
Ve bu hâle geçmek için gözlerini kapatıp meditasyon yapmana gerek yok. İşin en güzel, en esnek yanı da bu: her yerde yapılabiliyor olması. Yürürken, işte oturduğun koltuğun dördüncü saatindeyken, yatmadan önce telefona bakarken o telefonu sakince bırakıp, gözlerini ilk açtığın anda, tuvalette, duşta, yemek hazırlarken… Günün içine yayılmış bu küçük mola anlarını fark et ve onlarla birleşmeyi dene. Bakalım ne oluyor.
Şimdi burundan şöyle güzel bir nefes alıp, ağızdan yavaşça verdikten sonra bu haritayı “cebine” koyabilirsin.
Unutma, bu akış senin yegâne akışın; hangi yolları nasıl, nerede, ne zaman, niye kullanacağını en iyi sen bilebilirsin.
Keyifli yolculuklar!


