Çoğu zaman gece uyumadan hemen önce zihnimizde senaryolar oluştururuz. Gün içinde yaşanmamış konuşmalar, gerçekleşmemiş ihtimaller, kimi zaman bir tartışmayı yeniden yazarız, kimi zaman hiç olmayacak bir aşkı başlatırız, bazen de yalnızca huzurlu bir sahnenin içinde uykuya dalmaya çalışırız. Dışarıdan bakıldığında bu süreç “hayal kurmak” gibi görünse de gerçek her zaman bu kadar basit olmayabilir maalesef. Konunun derinine bakarsak oluşturduğumuz bu senaryolar gerçekten yaratıcı bir hayal gücüne sahip bir insan olmanın ürünü değil, aslında tatmin hissetmediğimiz gerçeklikten bilinçsizce kaçıp, sığınmak için kullandığımız güvenli alanımız/hayatımız olabilir.
Bilişsel psikolojiye göre hayal kurmak, insan beyninin “zihinsel simülasyon” kapasitesidir. Beyin, özellikle varsayılan mod ağı (default mode network) adı verilen bir sistem aracılığıyla, biz dış dünyaya odaklanmadığımızda içsel senaryolar üretmeye başlar. Bu sistem, geçmiş deneyimleri yeniden kurgulamak, geleceği planlamak ve sosyal hayatta yaşanabilecek ihtimallerin provasını yapmak gibi işlevlere sahiptir. Yani hayal kurmak aslında beynimizin boşta kalmışlık hali değil aksine aktif bir anlam üretme sürecidir. Bu açıdan bakıldığında hayal kurmak, problem çözme, yaratıcılık ve duygusal düzenleme için oldukça sağlıklı bir mekanizmadır. Ancak bazı durumlarda kontrolü kaybedebiliriz ve böylelikle bu mekanizma sadece yaratıcı bir alan olmaktan çıkar. Artık bizim gerçek yaşamla aramızdaki bağı zayıflatan yoğun bir zihinsel kaçış alanına dönüşür.
Peki Hayal Kurmak İle Gerçeklikten Kaçmak Arasındaki Fark Nerede Başlar?
Özellikle uyumadan önce ya da gün içinde boş anlarda tekrar eden, uzun ve detaylı senaryolar kurmak, gerçek yaşamdan aldığımız doyumun yerini alabilir. Bu durum psikolojide “uyumsuz hayal kurma” (maladaptive daydreaming) kavramı ile açıklanır. Bu kavram, hayal dünyamızda aşırı zaman geçirmemiz ve bu nedenle gerçek hayatımızdaki sorumluluklarımızdan ya da ilişkilerimizde işlev kaybı yaşamamızla karakterize olur. Buradaki kritik nokta: Hayal kurmanın artık bir “ekleme” değil, bir “yer değiştirme” haline gelmesidir.
Bu ayrımı belirleyen temel unsur, işlevsellik ve kontrol mekanizmasıdır. Sağlıklı hayal kurma sürecinde, ne zaman bu sürece gireceğimizi ve ne zaman çıkacağımızı belirleyebiliriz. Hayallerimizi, kişisel hayatımıza yön veren bir araç olarak kullanırız. Ancak kaçış temelli senaryolarda çoğu zaman kontrolü kaybederiz. Gerçek hayattan gelen duygusal yükler, zihnimizdeki alternatif bir evrende yeniden kurgulanır, artık o kadar ağır gelmez, ihtimaller lehimize sonuçlanır, çoğu zaman doyum vardır. Haliyle de bu evrende daha uzun süre kalma eğilimi gösteririz.
Bu noktada önemli bir psikolojik dinamik ortaya çıkar: kaçma ihtiyacı. İnsan zihni, yoğun stres, yalnızlık, reddedilme ya da tatminsizlik gibi durumlarda kendini korumak için alternatif gerçeklikler üretir. Bu alternatif dünyalar ilk bakışta bizim için rahatlatıcıdır; çünkü orada daha güçlü, daha sevilen biri olabilir ya da daha güvende hissedebiliriz. Fakat uzun vadede bu durum, gerçek yaşamla bağımızı zayıflatır ve duygusal işlevselliğimizi azaltır. Bir başka önemli nokta ise duygusal düzenleme mekanizmasıdır. Bazen hayal kurmak, yoğun duyguları yönetmenin bir yoludur. Özellikle yalnızlık ve kaygı gibi duygular, zihinsel senaryolar aracılığıyla yumuşatılabilir. Ancak bu süreç sıklaştığında, artık duygularımızı gerçek yaşamda işlemlemek yerine sürekli zihinsel kurgulara başvurmaya başlarız.
Kaçıştan Farkındalığa: Bu Döngü Nasıl Dengelenir?
Aslında bu zihinsel yolculukları tamamen susturmaya çalışmak çoğu zaman mümkün de değildir, gerekli de. Çünkü hayal kurmak, insan olmanın en doğal parçalarından biridir. Sadece farkına varmamız gereken nokta: Hayal kurarken kendimizi iyi hissetmekten çok, gerçek hayatta hissedemediklerimizi orada yaşamaya başladığımız andır.
Aslında mesele hayal kurmayı bırakmak değil. Daha çok, kendine “Ben şu an neden buraya kaçıyorum?” sorusunu sorabilecek cesarete sahip olmaktır. Çünkü çoğu zaman o senaryoların içinde aradığımız şey bir hikâye arayışı değil, aslında gerçek hayatta eksikliğini hissettiğimiz bir duygu olur. Ve en yumuşak dönüşüm buradan başlar. Zihnimize kızmadan, onu bastırmadan, sadece anlamaya çalışarak. Çünkü zihin bazen sadece yorulduğu için kaçış yolu ararken, bazen de duyulmak istediği için kendi dünyasını kurarak yardım çığlığı atar.
Bu durumun en insani tarafı şu ki, bazen hepimiz biraz hayallerimizin içinde kayboluyoruz. Ama yine de bir yerden sonra, gerçek hayat bizi yavaşça geri çağırıyor. Dengeyi sağlayacak taraf zihinsel senaryoların hayatın yerini mi aldığı yoksa hayatı anlamlandırmak için mi kullanıldığıdır. Çünkü bazen gece kurulan bir senaryo sadece bir hayaldir; bazen de gündüz yaşanamayan bir gerçeğin sessiz devamı. Ama şu var ki zamanla insan, hayal kurmanın bir kaçış olmak zorunda olmadığını öğreniyor. Yani aynı hayal, bazen bizi gerçek hayata hazırlayan bir prova da olabilir. Önemli olan, oradaki sahte pozitif duygulara kapılıp kaybolmak mı istiyoruz, yoksa hayallerimizden güç alarak idealist bir şekilde geri dönmek mi?
KAYNAKÇA
-
Buckner, R. L., Andrews-Hanna, J. R., & Schacter, D. L. (2008). The brain’s default network. Annals of the New York Academy of Sciences.
-
Klinger, E. (1990). Daydreaming and Fantasy.
-
Somer, E. (2002). Maladaptive Daydreaming: A Qualitative Inquiry. Journal of Contemporary Psychotherapy.
-
Singer, J. L. (1966). Daydreaming: An Introduction to the Experimental Study of Inner Experience.
-
Christoff, K. et al. (2016). Mind-wandering as spontaneous thought. Nature Reviews Neuroscience.


