Korku sineması, uzun yıllardır izleyiciyi korkutmak için canavarlar, doğaüstü varlıklar ve görünür tehditlerden yararlanmaktadır. Ancak son yıllarda korkunun kaynağı giderek daha soyut ve psikolojik bir hal almaya başlamıştır. Backrooms da bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biridir. İlk olarak internet kültürü içerisinde ortaya çıkan ve zamanla geniş bir hayran kitlesine ulaşan Backrooms, yüzeyde sonsuz koridorlardan ve birbirine benzeyen sarı odalardan oluşan ürkütücü bir evren sunarken, derinlerde insan psikolojisine dair önemli temalara temas etmektedir.
Filmin merkezinde yer alan mekan tasarımı, psikoloji literatüründe “liminal space” olarak adlandırılan eşik mekan kavramını çağrıştırmaktadır. Liminal mekanlar, bir yerden başka bir yere geçişi temsil eden ancak tam olarak hiçbir yere ait olmayan alanlardır. Boş okul koridorları, terk edilmiş alışveriş merkezleri veya gece vakti sessizleşmiş ofisler bu hissi yaratabilir. Bu mekanlar tanıdık görünmelerine rağmen aynı zamanda yabancı ve rahatsız edicidir. Backrooms’un yarattığı huzursuzluğun önemli bir kısmı da buradan kaynaklanmaktadır. İzleyici, gördüğü alanları tanımaktadır; ancak bu alanların işleyişine dair hiçbir şey anlamamaktadır.
Belirsizlik, insan zihninin en zor tolere ettiği deneyimlerden biridir. Psikolojik araştırmalar, bireylerin çoğu zaman olumsuz bir sonucu bilmemeyi, kötü bir sonucu bilmeye tercih etmediklerini göstermektedir. Çünkü bilinmezlik, zihnin sürekli olarak olası tehdit senaryoları üretmesine neden olur. Film boyunca karakterler ve izleyiciler tam da bu durumla karşı karşıya kalır. Nerede olduklarını, nasıl geldiklerini veya nasıl çıkacaklarını bilmezler. Bu nedenle film, klasik korku filmlerindeki ani korkutma unsurlarından çok, sürekli bir kaygı hissi yaratmayı başarır.
Film aynı zamanda kaybolmuşluk duygusunu da merkezine almaktadır. Günümüzde birçok insan fiziksel olarak değil, psikolojik olarak kaybolmuş hissetmektedir. Kariyer seçimleri, ilişkiler, kimlik gelişimi ve yaşam amacı gibi konularda yaşanan belirsizlikler bireylerde yön duygusunun kaybolmasına neden olabilmektedir. Backrooms’un sonsuz gibi görünen koridorları bu deneyimin metaforik bir yansıması olarak okunabilir. Karakterler ne kadar ilerlerse ilerlesinler, aynı noktalara dönüyor gibi görünürler. Bu durum, günlük yaşamda tekrar eden düşünce döngülerini ve çözülmeyen psikolojik örüntüleri hatırlatmaktadır.
Bilişsel davranışçı terapi perspektifinden bakıldığında film, ruminasyon kavramıyla ilişkilendirilebilir. Ruminasyon, kişinin belirli düşünceler etrafında sürekli dönmesi ve çözüm üretememesidir. Kaygı bozuklukları ve depresyonda sık görülen bu süreçte birey, zihinsel olarak ilerlediğini düşünse de aslında aynı döngü içerisinde kalmaktadır. Backrooms’taki mekansal yapı da benzer bir deneyim yaratmaktadır. Koridorlar değişse bile hissedilen çaresizlik ve yönsüzlük sabit kalır.
Film ayrıca yabancılaşma kavramı üzerinden de değerlendirilebilir. Modern yaşam içerisinde bireyler zaman zaman çevrelerinden, ilişkilerinden ve hatta kendilerinden uzaklaşmış hissedebilirler. Backrooms’un boş ve insansız atmosferi bu deneyimi güçlü bir şekilde yansıtmaktadır. İnsan seslerinin azlığı, sosyal bağlantıların kopukluğu ve sürekli devam eden yalnızlık hissi, izleyiciyi karakterlerin psikolojik durumuna ortak etmektedir. Bu noktada film yalnızca korkutucu bir hikaye anlatmamakta, aynı zamanda çağdaş insanın varoluşsal yalnızlığına da ayna tutmaktadır.
Backrooms’un dikkat çekici özelliklerinden biri de net cevaplar vermemesidir. Film boyunca birçok soru cevapsız kalır. Geleneksel anlatılarda izleyiciye sunulan açıklamalar burada büyük ölçüde yoktur. Bu durum bazı izleyiciler için rahatsız edici olsa da psikolojik açıdan anlamlıdır. Çünkü yaşamın kendisi de çoğu zaman kesin cevaplar sunmaz. İnsanlar yaşadıkları kayıpların, başarısızlıkların veya kaygılarının nedenlerini her zaman tam olarak anlayamazlar. Buna rağmen yaşamaya ve anlam üretmeye devam ederler.
Sonuç olarak Backrooms, yalnızca bir korku filmi olarak değerlendirilmemelidir. Belirsizlik kaygısı, yabancılaşma, ruminasyon, varoluşsal yalnızlık ve yönünü kaybetme hissi gibi birçok psikolojik temayı içinde barındıran bir filmdir. Belki de bu nedenle izleyiciler üzerinde bu kadar güçlü bir etki bırakmaktadır.
Belki de film boyunca sormamız gereken temel soru şudur: Çıkmaya çalıştığımız yer gerçekten bir labirent mi, yoksa yıllardır içinde dolaştığımız kendi zihnimiz mi?


