Pazar, Ağustos 16, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Avcı Hâlâ Arkanda mı?

Duramıyoruz… Sabah kalk, işe veya okula git, oradaki problemlerle uğraş, eve geçmek için otobüse yetiş, zamanla yarış, İstanbul kalabalığında hızlıca ilerle. Eve gel, evdeki işlerini yap, uyumaya geç… Uyuman gerek; artık bedenin durdu ama zihnin bir türlü durmuyor. Ona şunu dememeliydim, o bana nasıl bunu yapar, kendimden nefret ediyorum. Durmayan zihnimi de susturmalıyım ama susturamıyorum. Zihnim neden susmuyor?

Modern şehir yaşamı, özellikle metropolde, oldukça zor. Bu yaşam biçimi insan bedeni ve zihnine uygun bir şekilde dizayn edilmemiş. Bir düşünün, evlerinizin dışına çıktığınızda sizi neler karşılıyor? Metrelerce yükselen binalar, kilometrelerce uzanan araba trafiği, en küçük işletmelerin dahi parlayıp yanıp sönen LED tabelaları, oradan oraya koşuşturan insanlar… Bütün o sesler, kokular, renkler o kadar karışık ve iç içe geçmiş durumda ki artık ayırt edilemez hâle geliyor. Bunların her biri birer uyaran.

İnsan sinir sistemi, çevreden gelen uyaranları algılamak ve onlara uygun tepki vermek üzere evrimleşmiştir. Ancak tarih boyunca maruz kaldığımız uyaran miktarı ile günümüzde karşılaştığımız uyaran miktarı arasında büyük bir fark vardır. Bir gün içerisinde telefon bildirimleri, trafik sesleri, reklamlar, haber akışı, sosyal medya içerikleri, iş ve okul talepleri, kalabalık şehir yaşamı gibi unsurlar sinir sisteminin sürekli bilgi işlemesine neden olur. Beyin bunların hepsine aynı derecede dikkat etmese de her biri bilişsel bir yük oluşturur.

İnsan zihni çevreden gelen bilgileri yalnızca kaydetmez, aynı zamanda değerlendirir. Hangisi önemli, hangisi tehlikeli, hangisine tepki vermek gerekir? Ancak uyaranların sayısı arttıkça bu değerlendirme süreci de kesintisiz hâle gelir. Bütün bu uyarılmışlık hâli alarm sistemini çalıştırır; yani sempatik sinir sistemini devreye sokar. Kalp hızlanır, dikkat keskinleşir, kaslar harekete hazırlanır. Bu mekanizma, avcıdan kaçan atalarımız için son derece işlevseldir. Ancak modern yaşamın sorunu, çoğu zaman ortada gerçek bir avcı olmamasına rağmen alarm sisteminin kapanmakta zorlanmasıdır. Kapanmayan alarm sistemi demek, sürekli kendini tetikte hissetmek demektir.

Sürekli tetikte kalmak, kısa sürelerde uyum sağlayıcı olabilir. Ancak bu durum kronikleştiğinde kişi kendisini ortada somut bir tehdit yokken bile huzursuz, gergin ya da endişeli hissedebilir. Zihin sürekli bir şeylerin ters gideceğini beklemeye başlar; dolayısıyla kaygı üretir.

Üretilen bu kaygıyla beraber kişi sadece dış uyaranlarla değil, kendi içinden gelen, onun kaslarını geren, yoğun düşüncelerle bunaltan ve kontrolü kaybediyormuş gibi hissettiren bu kaygıyla da baş etmeye çalışır. Bazı bireylerde bu kaygı zamanla daha yoğun ve kalıcı bir hâl alarak kronikleşip anksiyete bozukluklarıyla ilişkili belirtilere dönüşebilir. Bu noktada, hiç susmayan bir araba alarmı gibi sürekli yanıp söndüğünüzü hayal edebilirsiniz. Peki, bu alarm sonsuza kadar yanıp söner mi?

Hiç durmadan çalışan bir alarm sistemi yalnızca kaygı üretmez; aynı zamanda enerji tüketir ve enerjimiz sonsuz değildir. Sürekli tetikte olmak insanı yorarken, sürekli yorulmak da insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirmeye başlar. Alarm hâlinde yaşamanın bedeli vardır.

Artık tek sorun uyumak değil, aynı zamanda uyanamamaktır; hiç geçmeyen bir yorgunluk ve halsizlik hissi, ne kadar çabalasan da konsantre olamamak, odaklanamamak, bir şeylere karar vermekte zorlanmak, eskiden yaptığın şeylerden keyif alamamak… Bunlar artık tükenmekte olan enerjinin belirtileri. Hâlâ bir avcıdan kaçıyorsun ama enerjin tükeniyor ve yavaşlıyorsun…

Enerjinin yavaş yavaş tükenmesiyle motivasyonun zayıflıyor, umutsuzluk, hayattan zevk alamama ve duygusal yorgunluk yaşamaya başlıyorsun. Hâlâ bir avcıdan kaçıyorsun ama enerjin tükeniyor ve yavaşlıyorsun.

İşin ilginç yanı, insanın tam da bu noktada durabilmesi gerekirken çoğu zaman duramamasıdır. Çünkü onu harekete geçiren şey artık yalnızca dışarıdaki uyaranlar değildir. Zihin çoktan kendi alarmını kurmuştur. Telefon sessize alınabilir, iş günü sona erebilir, şehir gecenin ilerleyen saatlerinde sakinleşebilir; ancak içerideki nöbet devam eder. Bir şeyleri kaçırma korkusu, geride kalma endişesi, yarının belirsizliği ve henüz gerçekleşmemiş ihtimaller zihni meşgul etmeyi sürdürür.

Durmak ise giderek zorlaşır. Tıpkı avcısından kaçan bir av gibi, eğer durursan geride kalacak, başarısız olacak ya da öleceksin gibi hissedersin. Bu yüzden koşmaya devam edersin. Daha hızlı, daha uzun, daha fazla…

Ve belki de burada kendimize sormamız gereken bir soru var: Ölmemek için koşmaya devam ediyorsun ama acaba avcı hâlâ arkanda mı, yoksa sen koşmaya mı alıştın?

Sinem Yetim
Sinem Yetim
Sinem, psikolojik danışman olarak bireysel danışmanlık alanında deneyim sahibidir. Lisans eğitimini Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünde tamamlamış, aynı zamanda Psikoloji bölümünde yan dal yapmıştır. Özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve psikolojik testler üzerine aldığı eğitimlerle uzmanlığını derinleştirmiştir. Yazılarında, psikolojinin yanı sıra antropoloji, tarih ve sosyoloji gibi farklı disiplinlerin bakış açılarından yararlanarak; bunları kişisel gözlem ve deneyimleriyle harmanlamakta ve okuyuculara hem bilimsel hem de yaşamın içinden bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar