İnsan hayatı boyunca bir şeylere tutunmayı öğrenir. Bir ilişkiye, bir insana, bir arkadaşlığa, bir beklentiye, bir hayale ya da bir zamanlar verdiği karara… Çoğu zaman tutunmak; sadakat, emek, sevgi ve mücadele ile ilişkilendirilir. Vazgeçmek ise başarısızlık, güçsüzlük veya yarım bırakmak gibi algılanabilir. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında her şeyi sürdürmek sağlıklı olmadığı gibi, her şeyi kurtarmaya çalışmak da her zaman güçlü olmak anlamına gelmez. Bazen insanın kendisi için yapabileceği en sağlıklı seçim, artık kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiden, iletişim biçiminden veya beklentiden uzaklaşabilmektir.
İnsan ilişkilerinde önemli olan yalnızca bizim ne kadar emek verdiğimiz değildir. Karşımızdaki kişinin de ilişkiye ne kadar katkı sunabildiği, iletişime ne kadar açık olduğu ve duygusal olarak ne kadar kapasite gösterebildiği belirleyicidir. Bir insanı anlamaya çalışabilir, kendimizi açıkça ifade edebilir, sınırlarımızı anlatabilir ve ilişkiyi iyileştirmek için çaba gösterebiliriz. Ancak bütün bunlar karşı tarafın yerine geçip onun davranışlarını değiştirebileceğimiz anlamına gelmez. İletişim karşılıklıdır; dolayısıyla bir ilişkinin sürdürülebilirliği de yalnızca bir kişinin çabasına bağlı değildir.
Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Bir ilişkiyi sürdürmek için çaba göstermek ile kendini sürekli olarak o ilişkinin içinde tüketmek aynı şey değildir. İnsan bazen “Biraz daha sabredersem düzelir”, “Kendimi daha iyi anlatırsam beni anlar”, “Biraz daha anlayış gösterirsem karşılığını görürüm” düşüncesiyle aynı döngünün içinde uzun süre kalabilir. Fakat karşı tarafın kapasitesi değişmediğinde, kişinin kendi çabasını artırması ilişkinin niteliğini zorunlu olarak değiştirmez. Bir noktadan sonra daha fazla açıklamak, daha fazla beklemek veya daha fazla fedakârlık yapmak çözüm üretmek yerine kişinin psikolojik kaynaklarını tüketebilir.
Araştırmalar, sosyal ilişkilerin insan sağlığı açısından önemli olduğunu göstermektedir. Holt-Lunstad ve arkadaşlarının (2010) gerçekleştirdiği kapsamlı araştırma, sosyal ilişkilerin fiziksel sağlık ve mortalite riskiyle de ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla insanın sosyal bağlara ihtiyaç duyması son derece doğaldır. Ancak burada önemli olan yalnızca “bir ilişkiye sahip olmak” değil de sahip olunan ilişkinin niteliğidir. İnsan ilişkileri destekleyici olduğunda psikolojik kaynak sağlayabilirken, sürekli çatışma, belirsizlik, reddedilme veya duygusal yük taşıma hâli kişinin iyi oluşunu olumsuz etkileyebilir.
Bu nedenle ayrılığı yalnızca romantik ilişkilerin sona ermesi olarak düşünmemek gerekir. Bir arkadaşlıktan uzaklaşmak, sürekli çatışma yaşanan bir iletişim biçimini sonlandırmak, karşılıksız bir beklentiden vazgeçmek veya artık kişinin yaşamına hizmet etmeyen bir rolü bırakmak da birer ayrılma biçimidir. Her ayrılık kötü bir ilişkinin kanıtı olmadığı gibi, her devam eden ilişki de sağlıklı bir ilişkinin göstergesi değildir.
Özellikle romantik ilişkilerin sona ermesi çoğu zaman başarısızlık gibi algılanabilir. Oysa ilişkiyi bitirmek her zaman ilişkinin “boşa gittiği” anlamına gelmez. Rhoades ve arkadaşlarının (2011) 1.295 genç yetişkin üzerinde gerçekleştirdiği boylamsal araştırmada, romantik ilişkilerin sona ermesinin psikolojik sıkıntıda artış ve yaşam doyumunda düşüşle ilişkili olduğu görülmüştür. Bu bulgu aksine ayrılığın doğal olarak yas, üzüntü ve uyum süreci yaratabileceğini gösterir. Bir ilişkinin bitmesinin acı vermesi, o ilişkinin mutlaka sürdürülmesi gerektiği anlamına gelmez. Bazen doğru kararlar da acı verici olabilir.
Burada “vazgeçmek” kavramının yeniden ele alınması gerekir. Vazgeçmek her zaman pes etmek değildir. Bazen vazgeçmek, kişinin kendi sınırlarını kabul etmesidir. “Ben bunu daha fazla taşıyamıyorum.” “Bu ilişki benim için artık sağlıklı değil.” “Karşımdaki kişiyi değiştiremiyorum.” “Bu konuda yapabileceğim her şeyi yaptım.” Bu cümleler güçsüzlük olarak etiketlenmiş aslında gerçeklikle temasın ifadeleri olabilir.
İnsanın psikolojik sağlığını zorlayan önemli süreçlerden biri de yaşanan olayları zihinsel olarak tekrar tekrar sürdürmesidir. Psikolojide ruminasyon olarak ele alınan bu süreçte kişi geçmişte yaşananları yeniden değerlendirir, neyi farklı yapabileceğini düşünür, karşı tarafın neden böyle davrandığını anlamaya çalışır ve sürekli olarak alternatif senaryolar üretir. Ottaviani ve arkadaşlarının (2016) sistematik derlemesi, bu tür tekrarlayıcı düşüncelerin psikolojik süreçlerle beraber kan basıncı, kalp hızı, kortizol ve otonom sinir sistemi aktivitesi gibi fizyolojik süreçlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla “Her şeyi içimde taşımamalıyım” düşüncesi sadece kişisel gelişim olarak adlandırılmamalıdır. İnsan zihninin yaşananları anlamlandırması elbette gereklidir; ancak anlamlandırmak ile sürekli yeniden yaşamak arasında önemli bir fark vardır. Bir olayı düşünmek çözüm sağlayabilir. Aynı olayı defalarca düşünmek ise her zaman çözüm üretmez. Bazen insanın iyileşebilmesi için olayın neden olduğunu sonsuza kadar çözmeye çalışmak yerine, artık kendisi için ne yapması gerektiğine yönelmesi gerekir.
Bu noktada vazgeçmek, geçmişi inkâr etmek anlamına mı gelir? Hayır, tam tersine, geçmişi kabul ederek gelecekte farklı bir seçim yapabilmektir. “Bunun benim için önemli olduğunu biliyorum ama artık hayatımın merkezinde olmasına izin vermeyeceğim” diyebilmek bir tür psikolojik esnekliktir.
Kendine şefkat de bu süreçte önemli bir rol oynar. Zessin ve arkadaşlarının (2015) araştırması, öz-şefkat ile psikolojik iyi oluş arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. İnsan kendisine, geçmişte verdiği kararlar üzerinden sürekli olarak “Neden bırakamadım?”, “Neden daha erken gitmedim?” veya “Nasıl bu kadar izin verdim?” diye saldırdığında iyileşme sürecini zorlaştırabilir. Oysa kişinin geçmişteki kendisine de anlayış gösterebilmesi gerekir. O gün sahip olduğu bilgiler, duygular ve ihtiyaçlarla elinden geleni yapmış olabilir.
Bu nedenle sağlıklı bir ayrılık her zaman duygusuz bir ayrılık elbette değildir. İnsan birini özleyerek de uzaklaşabilir. Birini severek de ilişkiyi bitirebilir. Bir insanın hayatımızda önemli bir yere sahip olması, onunla hayatımızın geri kalanını geçirmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bir şeyin değerli olması ile artık sürdürülebilir olması birbirinden farklıdır.
Ayrıca vazgeçmek ile kaçınmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Kaçınma çoğu zaman kişinin korktuğu duygu veya durumla temas etmemek için geri çekilmesidir. Sağlıklı bir şekilde bırakabilmek ise durumla yüzleştikten, seçenekleri değerlendirdikten ve kişinin kendi sınırlarını fark ettikten sonra verilen bilinçli bir karardır. Dolayısıyla her uzaklaşma psikolojik olarak sağlıklı olmamakla beraber her kalmak da dayanıklılık olmamalıdır.
Sonuç olarak psikolojik sağlık, artık bize iyi gelmeyen şeylerle aramıza sınır koyabilmekle de ilgilidir. İnsanların bize verebileceği şeylerin bir kapasitesi vardır ve bu kapasiteyi bizim çabamızla sonsuza kadar genişletmemiz mümkün değildir. İletişim kurmak, anlatmak, anlamaya çalışmak ve onarmak değerlidir; fakat bütün bunların karşılıklı bir zemine ihtiyacı vardır.
Bazen bir ilişkinin sona ermesi iyileştiricidir. Bazen bir insanı hayatımızda tutmak yerine ondan uzaklaşmak kendimize gösterdiğimiz saygıdır. Bazen vazgeçmek, hayalimizden vazgeçmek değildir de kendimizi o hayalin içinde kaybetmekten vazgeçmektir.
Çünkü psikolojik olarak güçlü olmak her şeyi taşıyabilmek olarak görülürken aslında neyi taşıyabileceğini, neyi değiştiremeyeceğini ve ne zaman bırakması gerektiğini fark edebilmektir.
Ve belki de bazı vedaların en önemli cümlesi şudur: “Bunu daha fazla taşımak zorunda değilim.”
Kaynakça
- Brosschot, J. F., Gerin, W., & Thayer, J. F. (2006). The perseverative cognition hypothesis: A review of worry, prolonged stress-related physiological activation, and health. Journal of Psychosomatic Research, 60(2), 113–124. https://doi.org/10.1016/j.jpsychores.2005.06.074
- Holt-Lunstad, J., Smith, T. B., & Layton, J. B. (2010). Social relationships and mortality risk: A meta-analytic review. PLoS Medicine, 7(7), e1000316. https://doi.org/10.1371/journal.pmed.1000316
- Ottaviani, C., Thayer, J. F., Verkuil, B., Lonigro, A., Medea, A., Couyoumdjian, A., & Brosschot, J. F. (2016). Physiological concomitants of perseverative cognition: A systematic review and meta-analysis. Psychological Bulletin, 142(3), 231–259. https://doi.org/10.1037/bul0000036
- Rhoades, G. K., Kamp Dush, C. M., Atkins, D. C., Stanley, S. M., & Markman, H. J. (2011). Breaking up is hard to do: The impact of unmarried relationship dissolution on mental health and life satisfaction. Journal of Family Psychology, 25(3), 366–374. https://doi.org/10.1037/a0023627
- Zessin, U., Dickhäuser, O., & Garbade, S. (2015). The relationship between self-compassion and well-being: A meta-analysis. Applied Psychology: Health and Well-Being, 7(3), 340–364. https://doi.org/10.1111/aphw.12051

